Dünden Bugüne Tercüman / 13.06.2005

 

Askerler, 12 Eylül darbesini Başbakanlığa bildirmişlerdi



Hasan Celâl Güzel: "Turgut Özal'ın baba Bush ile yakınlaşmasının ardındaki sebeplerden biri de nedir biliyor musunuz? 'Asker darbe yapacak olursa, Amerikalılar'a söyleriz, yaptırmayız' düşüncesi..."

* 30 yıl devlet hizmetinde bulundunuz, bakanlık, parti genel başkanlığı yaptınız. Bu süreçte pek çok tarihi gerçeğe de tanıklık ettiniz. Bunlardan biri de 12 Eylül süreciydi. Süleyman Bey, başbakan; Turgut Bey, başbakanlık müsteşarı, siz ise müsteşar yardımcısıydınız... 12 Eylül, sizleri nasıl yakalamıştır? 12 Eylül'ü, ben bir gün öncesinden öğrendim. Sonradan MHP Ankara Belediye Başkanı adayı olan Hüseyin Erdem, iyi bir bürokrattır. Asteğmendi ve bir kuvvet komutanının yaverliğini yapıyordu. Geldi, "Abi!.. 'Annem hastanede ölüm döşeğinde!' diye zorla izin kopardım. İzinler kaldırıldı. Konuşulurken de duydum, bu adamlar, yarın el koyacaklar. Haberin olsun diye geldim" dedi ve bunları söyleyip gitti. Ben, bunu Turgut Bey'e anlattım. Ciddiye aldı ve "Süleyman Bey'e muhakkak söylemelisin!" dedi. O gün perşembeydi, Bakanlar Kurulu vardı. Süleyman Bey, yanında bir sürü AP'li ile Bakanlar Kurulu'ndan çıkarken, "Çok hayati bir konuda görüşmek istediğimi!" söyledim. "Hemen mi görüşmen lazım?" diye sordu. "Hemen görüşmem lazım, çok önemli!" dedim. Evvela, "Anlat..." diyecek oldu, ama etrafında o kadar çok adam vardı ki, onları da bırakamadı. "Sen Ekrem'e anlat. Ekrem birazdan bana gelecek, o bana anlatır" dedi. O zaman Ekrem Ceyhun, Devlet Bakanıydı. Ekrem Bey dedi ki, "Biz de bazı haberler aldık ve sorduk!.." Ben, "Kime sordunuz, yoksa Genelkurmay Başkanı'na mı?" diye dalga geçtim. "Kime soracağız, ona sorduk, Milli Savunma Bakanı'na sorduk... Ankara'da sıkı bir arama yapacağız. Terörist arıyoruz... Onun için birlikleri kaydırıyoruz, demişler" dedi. "Siz de buna inandınız mı?" diye sordum ve "Yarın darbe oluyor, benden söylemesi... Ama dinlemiyorsunuz..." diye homurdana homurdana yanından ayrıldım...

* Peki ya sonra?.. Hiçbir önlem alınmadı mı? Ben, her türlü hazırlıkları yaptım. Evrakı toparladım, özel notlarımı aldım... Emekli Korgeneral Rüştü Naipoğlu Paşa ile yine bir emekli hava korgenerali, Başbakanlık'ta bana bağlı olarak Güvenlik Birimi'nde çalışıyorlardı. Görüş olarak da, Adalet Partisi'ne yakındılar. Son derece kıymetli bir asker olan Rüştü Naipoğlu Paşa ile evraka bakıyoruz, bir de ne görelim!.. Genelkurmay Başkanlığı, Başbakanlığa şifreli bir şekilde birliklerle ilgili malumat, bilgi gönderir... Paşa dedi ki, "Yahu sayın müsteşarım, adamlar darbe yapacak, onu bile yazıp göndermişler!" Hiç unutmuyorum bunu... Meğer askerler, o kadar düzenli çalışıyor ki, ve o kadar bürokratlar ki, darbe yapmak üzere birlik kaydırdıklarını bile bize, yani Başbakanlığa mesaj olarak gönderiyorlar!.. (Kahkahalar)

* Tüm bunları anlattığınızda, siyasilerin de demek ki saf bir tarafları var diye düşünüyorum. Çünkü biliyorsunuz, 27 Mayıs'tan bir süre önce de Samet Kuşçu olayı yaşanmış ama ihbar ciddiye bile alınmamıştı!. Süleyman Bey, "Canım ne yapacağız! Askerle kavga edecek halimiz yok! Olacaksa, olacak!" demiş de olabilir. Ancak dediğiniz de doğru!.. Tüm bu olanlara rağmen, her zaman tarih tekerrür etti. Bazıları da çok ürkmüştür... Meselâ ben size bir müşahedemi anlatayım: Turgut Bey'in baba Bush ile, onun tabiriyle "Brother Bush'la" bu kadar yakınlaşmasının ardındaki sebeplerden bir tanesi neydi, biliyor musunuz? "Asker darbe yaparsa, Amerikalılar'a söyleriz, yaptırmayız."... Çünkü 12 Eylül, 'Our boys'un darbesi idi. Turgut Bey, biraz da 'Our boys' olduğuna göre, "Aman söyleyin your boys'a da yapmasınlar!.." diyebilmek için Camp David'deki kampa girdi. Bunu, unutmamak lazım... Bunu, Türk demokrasisinin ve Türkiye'nin çok hazin bir tezadı olarak altını çizerek belirtmek istiyorum. Bu milletin, ne yazık ki, AB'ye girme sebeplerinden birisi de kendi devletinden AB'nin hürriyetine ve demokrasisine sığınmaktır!..

"BAŞBAKAN ULUSU, TUVALETLERİ KONTROL EDİYORDU"

* 12 Eylül'ün ardından bir süre başbakanlık müsteşarlığına vekalet ettiniz. Dönemin Başbakanı Bülent Ulusu ile de bir süre beraber çalıştınız... Sayın Ulusu nasıl bir başbakandı?
12 Eylül'den sonra 40 gün kadar müsteşarlığa vekalet ettim. Bülent Ulusu Paşa geldi, onu ben karşıladım. Çünkü başbakanlık müsteşarları, başbakanları, başbakanlığın merdivenlerinde karşılar. "Hoş geldiniz efendim" dedim. Beni, 33-34 yaşlarında olduğum için, Özel Kalem Müdürü zannetti ve "Siz her halde özel kalem müdürü olacaksınız. Müsteşarınız yok mu?" dedi. "Hayır, ben müsteşarım... Müsteşarlığa vekalet ediyorum" dedim. "Nasıl olur? diye sordu... Sonra da aramızda geçen birkaç tartışmada dedi ki: "Yüzbaşı kaç senede olunur, bilir misin?" Ben de, "Sayın Başbakanım, Politbüro üyeleri gibi 60 yaşında, 70 yaşında insanları bir yere getirme zihniyeti modern dünyada artık geçti. Piyasa ekonomilerinin olduğu demokratik dünyada yaşa bakılmaz, başa bakılır... Ama beni istemiyorsanız söyleyin, hemen buradan aldığım maaşa bir sıfır atar ve istediğim yere de giderim" dedim... Çok enteresandır: Ne Başbakan Demirel, ne de Müsteşar Turgut Özal, benim müsteşar muavinliği odamın nerede olduğunu bilmezdi. Doğrusu, odama gelmeyi de hiç düşünmezlerdi. de budur. Bir baktım, ertesi gün, "Başbakan geliyor!" dediler!.. Bereket versin erken de gitmiştim. Başbakan Ulusu, saat 8.00'de gelmiş ve doğru benim odama yönelmiş. "Efendim, şeref verdiniz, hoş geldiniz" dedim. Oturduk, o günün meselelerini konuştuk... Ulusu Paşa, her sabah çıkıyor, önce tuvalete gidiyor ve "Tuvaletler temiz mi!" diye kontrol ediyor ve sonra bana geliyordu.

* Başbakan, tuvaletleri mi kontrol ediyor! Kendisini gemide zannediyor. Geminin mıntıka temizliğini kontrol ediyor, sonra da tonton tonton kurmay subayı ile görüşmeye geliyor. Bülent Ulusu Paşa, son derece tatlı bir insandır. Çok da kibardır. Bir diplomat havasındadır. Sık sık da, "Ben, zaten Adalet Partisi'ni tutuyordum" diyordu. Kendisi başbakanlığa getirilmeden önce, Roma'ya Büyükelçi tayin edilecekti ve Süleyman Bey'e medyun-u şükrandı. Ama sıkışınca da "Ben yetkim yok" diye açık açık şikâyet ederdi... Bir gün dedim ki, "Efendim, Allah aşkına bana itimat edin, tuvaletleri kontrole gitmeyin. Şimdi kimse yazıp çizemez, ama herkes kıs kıs gülüyor" Bunun üzerine, "Ama biz, gemide hep öyle yapardık!" dedi. "Burası bir gemi değil!" diye cevap verdim. "Onun için bana itimat buyurun, tuvaletlerin kontrolünü, bizzat ben yapacağım" dedim. Hakikaten de sözümü tuttum. Her tarafın temizliğine baktım. İkincisi de "Beni emredin, çağırın, ben geleyim. Buraya gelmeniz, beni gururlandırıyor, şereflendiriyor ama bu da doğru değil" dedim. Sonra dediklerimi yaptı...

* Sizce darbeciler devlet yönetebiliyor mu? 80'de öyle komik hadiseler gördüm ki!.. Bir Cuma öğleden sonra, beni Genelkurmay'a çağırdılar. Maliye Müsteşarı olan Ertuğrul Kumcuoğlu'nu, Merkez Bankası Başkanını da çağırmışlar... bir paşamız vardı... Ben, hınzırlık olsun diye, "Anayasa Mahkemesi'ni kaldıralım. Anayasayı kaldırdığınızı ilan ettiğinize göre, Anayasa Mahkemesi niye duruyor!" dedim. "Doğru, hemen söyleyeyim" dedi. Gitmiş, söylemiş, işin enteresan tarafı, Evren Paşa, Haydar Saltık ve Konsey Üyeleri de "Doğru! Git, yaz getir de kaldıralım" demişler. Geldi bana, "Ne yazacağız?" dedi. Ama bu arada, Ertuğrul kızıyor bana... "Başımızı belaya sokacaksın!" diyor ve devamlı, tekme atıyor ayağıma... Dedim ki, "Gayet basit... '1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldığı için, Anayasa Mahkemesi'ne de lüzum kalmadığından kaldırılmasına karar verilmiştir' diyeceğiz..." Çok beğendi ve aynen dediğim gibi yazdı. Götürdü, sevinerek geldi ve "Anayasa Mahkemesi'ni kaldırdık arkadaşlar" dedi. Ben tabii durur muyum? "Tayları da kaldıralım!" dedim. "Ne tayı?" diye sordu. "Canım, sonu 'tay' ile biten bir sürü teşkilat var" dedim. "Sayıştay, Danıştay, Yargıtay" diye saymaya başladım. "Bunları niçin kaldıralım?" diye sordu. "Çünkü yeni bir hukuk düzeni kuracaksınız ya! Bunlara ne lüzum var" dedim. "Doğru!" dedi. O zaman da Turan Feyzioğlu ile çalışıyorlarmış... Tam da, "Bunları kaldıralım!" diye karar çıkaracakken, Turan Feyzioğlu içeri girmiş ve konseye, "Siz ne karar alıyorsunuz?" diye sormuş. "Bunları kaldırıyoruz !" denilince de, "Kim size bunu söyledi? Bütün dünyaya rezil mi olacağız!" diye karşılık vermiş. Tabii müthiş sıkılmışlar ve Zâti Paşa'yı da azarlamışlar. Paşa, alı al moru mor geldi. Sinirle, "Kalkın ayağı" dedi. Biz de fırladık ayağa... Bana dedi ki, "Bütün melanet senin başının altından çıktı... Bunu kimseye söylemeyeceksiniz..." Biz de, "Söylemeyiz Paşam" dedik. "Yok, siz anlatırsınız... O zaman yazın" dedi. "Peki yazalım!" dedim. Kalemi aldım ve "Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Sayıştay ve Danıştay'ın kaldırılması konusundaki karar olayını kimseye söylemeyeceğimize söz veriyoruz" diye yazmaya başladım. Dedi ki, "Olmaz... 'O olayı!' diye yazın"... Ben de dedim ki, "Bu ne böyle, o ağacın altındaki gibi... O olayı olur mu? Hangi olayı?" Dedi ki, "Sen konuşma!" Biz de yazdık: "O olayı kimseye söylemeyeceğimize dair söz veriyoruz" diye ve imzaladık, kasaya koyduk...

 
 
ANA SAYFA RÖPORTAJLAR  SAYFASI