30 Ağustos’ta Buruk Sevinç

 

            30 Ağustos Zafer Bayramı’nı buruk bir sevinçle kutladık. Medâr-ı iftihârımız, mübarek ordumuzun bu en büyük zaferini kutlarken, pırıl pırıl Mehmetçiklerimizin resm-i geçidini seyrederken, bir taraftan sevgi ve gururla gözlerimiz yaşarıyordu; bir taraftan da yüreğimizin tâ içinde bir yerlerin sızladığını hissediyorduk.

            Nasıl sızlamasın ki, şanlı Türk Milleti’nin her vesileyle millî gururu tecâvüze uğratılıyor ve biz de eli kolu bağlı seyrediyorduk.

X X X

            Bu mutlu günümüzde millet olarak derdimizi atalarımıza, şehitlerimize ve gazilerimize yanmaktan başka çâremiz kalmadı.

            Millet olarak bugüne kadar çok sıkıntılar çektik. Ekonomik krizler birbirini tâkip etti. Aşımızı, ekmeğimizi bulmakta zorlandığımız oldu. Yetersiz okullarda, hastane kapılarında süründük. İşsiz, güçsüz kaldık. İnançlarımıza baskı yapıldı. Hepsine tahammül ettik. Lâkin, millet ve devlet olarak haysiyetimizden verilen tâvizler, bize her mihnetten daha zor geliyor. Binlerce yıllık muhteşem bir mâzinin vârisleri olan bizler, bu yük ve vebâl altında eziliyor, âdeta küçülüyoruz.

X X X

            Yıllardır demokrasiyi, “çağdaş uygarlık düzeyi”ne ulaşmayı savunuyoruz. AB’ye girmeyi, bu hedeflerle eş tuttuk. Zaten bizim de ihtiyacımız bulunan reformları ve demokratikleşmeyi gerçekleştirdik. Fakat, şuuraltlarında Türk ve İslâm düşmanlığı yatan Avrupalı’ya bir türlü kendimizi beğendiremedik. AB, hâlâ bizi hor görmeye, “özel statülü” ikinci sınıf bir ülke olarak kabul etmeye; en kötüsü de, câmialarına girme isteğimizi istismar ederek millî menfaatlerimizden tâviz vermemiz için haysiyet kırıcı baskılar yapmaya devam ediyor. AB çevreleri, bir yandan Kıbrıs dâvâmızda bastırırken, diğer yandan başımıza Ermeni çorabı örmeye çalışıyor. Daha da fenası, ayrılıkçı Kürtçülere destek vererek Türkiye’yi bölünmeye götürecek bir girdaba itmeye çabalıyor.

X X X

            Kendilerine “aydın” sıfatını lâyık gören bir takım gayrı millî kişiler, anavatanımızda toplantılar düzenleyip bizim “kâtil” ve “soykırımcı” olduğumuzu ispata çalışıyorlar. Mehmetçiklerin ölüm emrini veren ve aşağılık bir câniden başka bir şey olmayan Apo’nun uşakları, ülkemin yöneticileriyle pazarlığa oturabiliyorlar. Kendisine büyük ümit bağladığımız Başbakanımız ise, memleketin başına gelişinden 2,5 yıl sonra “Kürt sorunu”nu keşfederek, Türkiye’de bir etnik sorun olduğunu tescil ediyor.

X X X

            Lâkin, bugün beni, bu milletin mütevazı bir mensubu olarak en fazla şu mâhut “Irak Anayasası” rencide ediyor.

            Daha düne kadar ikide bir “kırmızı çizgiler” ilân eden anlı şanlı diplomasimiz ve Hükûmetimiz, kırmızı çizgiler teker teker çiğnenip mosmor olduktan sonra, bu zelîl duruma öylesine alıştı ki, Türk diplomasisinin iflâsı mânâsına gelen yeni Irak Anayasası’nın Dışişleri tarafından beğenildiği yazılıyor.

            Aslında bu rezalet karşısında, 10 asır evvel Bağdat’ı alan Türkmen Sebütekin’lerin, Kânunî’lerin, IV. Murad’ların, Genç Osman’ların, Doç. Necdet Koçak’ların kemikleri sızlıyor. Cengiz Çandar’ın gözü aydın olsun. Artık “ezber bozuldu”. Kadîm dostu peşmerge reisi Talabanî Cumhurbaşkanı oldu. Türkmenlerin adı da artık tamamen silindi...

            1 Mart’ta Tezkere’yi reddedenler kına yaksınlar. Bir avuç peşmergeye koskoca bir devleti nasıl zebûn ettiklerini ileride tarih yazacaktır. Barışsever Meclis Başkanı, daimî muhalif Cumhurbaşkanı, ajitasyon erbabı Baykal ve hempaları, barış bülbülü köşe yazarları, kararsız Kasım devlet adamları ve diğerleri... Ya, bütün bu hatâlar karşısında sessiz ve seyirci kalan TSK’ya ne demeli?!...

X X X

            İşte netice!... Irak’ta Kürtler kadar nüfus varlığına sahip Türklerden, Anayasa’da hiç bir şekilde söz edilmiyor. Bin sene hâkimiyetin altında kalan, 4 milyon Türk’ün yaşadığı, burnunun dibindeki Irak’ta; himaye edip pasaport verdiğin 2 aşiret, seni ezip geçecekler. Bu mudur diplomasi? Bu mudur güçlü devlet? Bu siyasetle mi, “Merkez Ülke” ve “Küresel Güç” olacağız? Hiç mi yüzünüz kızarmıyor? Hiç mi tarihimizden ve atalarımızdan utanmıyorsunuz?

            Böylesine mıymıntı ve ezik bir politikamız olacaksa, 800 bin mevcutlu orduyu neden besliyoruz? Birisi bana anlatabilir mi?...

            Türkiye, 1 Mart’ta reddedilen Tezkere ile, defaatle yazdığımız gibi, 50 yıl telâfi edilemeyecek tarihî bir hatâ işlemiştir.

            Hâlen, ceremesini çektiğimiz PKK belâsının esas sebebi de budur.

X X X

            Yeri gelmişken, rezil Anayasa için “Mükemmel değil ama gelecekte elde edilecek haklar için temel niteliğinde” diye beyanat veren Irak Türkmen Cephesi ve Şii Türkmen Milletvekilleri için de söylenecek sözümüz var. Sizin gevşekliğiniz, dağınıklığınız, tefrikacılığınız ve pasifliğiniz yüzünden, sizleri savunanları mahcup edip peşmerge uşaklarını sevindirdiniz. Türkiye’nin bugüne kadar tâkip ettiği yanlış politika, bu zilletin elbette asıl sebebidir. Ancak, sünnî, şii diye ayrılıp gücünüzü bölerek, peşmergelere baş eğerek sürdürdüğünüz hatâlı tutum, hele seçimlerdeki zaafınız, bütün bu kepazeliklere çanak tutmuştur.

X X X

            İşte böyle, şehit ve gazi atalarım, binlerce yıllık sayısız zaferlere imzasını atan hanlarım, hâkanlarım, komutanlarım... Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı bu yaralı yürek ve kırık gururumla içim sızlayarak kutluyorum.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ