EL ÖPMEYE DAİR

 

Bayramda ColaTurka’nın bir reklâmı vardı. Artık Türkleşmeye ve Müslümanlaşmaya başlayan “Bizim David”, sıraya girmiş çocuklara el öptürerek şeker dağıtıyordu. Reklâmda Sabri Ülker ekolünün, gönül adamlarına mahsus bir inceliği de vardı: David de tek tek çocukların elini öpüyordu. Çocukken rahmetli babamın mürşidi Mustâfendi, bir bayram ziyaretinde elini öptüğümde, mukabele ederek elimi öpmüştü de, nasıl şaşırmış ve utanmıştım… Onlar gerçek “gönül dostları” idiler; şimdiki bazı “nefs-i emmâre” sahibi sözde meşayih takımı ve mürîdânı ile hiçbir alâkaları yoktu.

 

X X X

         Efendim, bendeniz el öpmeyi ve el öptürmeyi sevmem. Lütfen, sonunu dinlemeden hemen itiraz edip, bunun bir İslâm-Türk geleneği olduğunu söylemeyiniz. Gerçi Türklerin, büyüklerine karşı saygısı ve itaatkârlığı, tâ İslâm öncesi dönemden beri bilinmektedir. Fakat, gerektiğinde hakanı ve komutanı için canını vermekten çekinmeyen Türkler, onların ellerini öpmede ve aşırı saygı gösterisinde hiçbir zaman istekli olmamıştır.  Hele İslâm, tam mânâsıyla bir mahviyet ve tevazu dînidir. Bu mahviyeti ve tasavvuf kültürünü yanlış anlayanlar, “el öpmeyi”  bir an’ane hâline getirmişler; eli öpülen grup ise umumiyetle bu  zerafetin farkına varmamıştır. Böylece her gördüğünün elini öpmek için üzerine saldıran mazoşist, beli bükük, yalaka bir topluluk ile eli havada dolaşan “kerameti kendinden menkûl şeyhler” ortalığı doldurmuşlardır.

 X X X

Sakın yanlış anlaşılmasın; niyetim kimsenin şeyhine, mürşidine dil uzatmak değil… Şimdiye kadar yol ehli olamadım ama gerçek gönül dostlarına hürmet, muhabbet ve hizmetten de geri durmadım. Kendi çapımda yaptığım inceleme sonunda, İslâm’da, önüne gelenin elini öpme diye bir uygulamanın olmadığını gördüm. İslâm’a göre, iki grup kişinin eli öpülebiliyor: Birincisi, ana, baba, nine, dede gibi akraba büyükler; ikincisi ise hocalar ve mürşidler. Bu ikinci gruba dahil olan büyüklerden, kişi üzerinde emeği geçenler kastedilmektedir. Sonradan, hânedan devirlerinin bazı Müslüman yöneticilerinin yaptırdığı gibi, el-etek öpen, huzurda secdeye varan “şirk” kokulu mübalağalar, “asr-ı saadet” döneminde görülmemiştir. Hz. Peygamber, kendisine sadece “Allah’ın Resûlü” diye hitap edilmesini istemiş, aslâ elini ve eteğini öptürmemiştir. Mescide girdiğinde cemaatin ayağa kalkması üzerine kızdığı ve “Beni  kral mı zannettiniz? Ben dul ve fakir bir kadının oğluyum” şeklinde sitem ettiği rivayet edilir.

 

X X X

 

Böyle bir Peygamber’in ümmetinin, bayramda, seyranda ve her fırsatta yanındaki çocuğuna, “Oğlum, öp bakayım Amcanın elini!...” demesini ve çocuğunun Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın elini öperken, “Benim çocuğum ne kadar terbiyeli” dercesine gururla sırıtmasını sevmiyorum. Geliniz kabul edelim ki, bu hatâyı hepimiz yapıyoruz. Ergenlik çağındaki delikanlının veya genç kızın şahsiyet kazanmaya başladığının göstergesi olan “dikliğini” ezmek maksadıyla, annelerin, babaların, onları “ciğeri beş para etmez” birisinin elini öpmeleri için nasıl zorladıklarını görünce kahroluyorum. Sanki, o zirzopun elini öpünce “nefis terbiyesi” alacaklarmış gibi?!..

 

X X X

 

Ben Millî Eğitim Bakanı iken, sık sık her dereceden okulları ve üniversiteleri dolaşır ve çok sevdiğim öğrencilere, “Kimsenin önünde eğilmeyin, elini öpmeyin!...” diye hitap ederdim. Bir keresinde de “Uslu çocuk olmayın!...” demiştim de, başıma gelmeyen kalmamıştı. Genç nesillere hep, sorgusuz sualsiz itaatin zillete ve köleliğe dönüştüğünü; bizim toplumumuzda şahsiyetli insanların bu sebeple az yetiştiğini ve demokratik geleneğin bu yüzden gelişmediğini anlatır dururdum. Toplumu, geleneklerin zoruyla yönetmeye alışmış muhafazakâr dostlarım, bu görüşlerimden hoşlanmadılar…

 

X X X

 

Ben, el öptürüldükten sonra çocuklara harçlık verilmesini de doğru bulmuyorum. Çocukları belli vesilelerle, özellikle bayramlarda harçlık vererek sevindirmeliyiz. Lâkin, bunu “el öpme” ile irtibatlandırmak, hele “Gel, elimi öp de sana para vereyim” demek kadar yanlış bir şey olamaz. Şimdi biliyorum, “Haydaaa, güzel ve mâsum bir geleneği böyle anlamak doğru mu?!...” diye kızacaksınız. Kızacağınıza şöyle düşünün: El öperek karşılığında para kazanan bir kişi, bu alışkanlığını büyüdüğünde de devam ettiriyor. Bir de bakıyorsunuz ki, küçükken en iyi harçlıkları toplayanlar, sonra da en yağlı ihaleleri, en tatlı kazançları toplamaya devam ediyorlar. Tabiî, gene birilerinin elini öperek…

 

X X X

 

Hele politikada “el öptürmek” ve “el öpmek” âdeta bir sanat hâline gelmiştir. Bu konuda, kabul etmeliyiz ki, sosyal demokratlar daha medenîdirler. Eski tek parti CHP’sindeki aristokrat tavır, “el öpme” konusunda yenilere intikal etmemiştir. Sağ kulvarda koşanlar, başta Erbakan Hoca olmak üzere, merhum Türkeş, Demirel ve önceleri utanarak elini çeken fakat sonradan alışan merhum Özal ve diğer pek çok muhterem, mübarek ellerini bol bol necip milletimizin istifadesine sunmaktan geri durmamıştır. Tabiî bu arada, mevki ve mansıp dağıtma imkânındaki bazı erbâbı iktidar, “hızlı el öpen” ashâb-ı mesalihin taleplerini, ellerinin üzerindeki tükürük kurumadan yerine getirmek durumunda kalmışlardır. Ancak kısa zamanda görmüşlerdir ki, bu “el öpücüler” her devirde, her politikacının yanında arz-ı endâm eylerler ve dahi bizim iktidardakiler iktidarsız hâle gelince, yanlarında sadece,  Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin iki buçuk müridi kalır.

 

 X X X

 

Bir vakitler, “Politikacıların elini öpmeyin, o eller kirlidir!...” diyerek bütün Türkiye’yi dolaştım. Bizim Doğu ve Güney Doğu’nun halkı çok mûnis ve saygılıdır; el öpmeyi de en çok benimsemiş kimselerdir. Van’da şehrin en kalabalık meydanında, elimdeki mikrofona bangır bangır bağırıp duruyorum: “Sevgili Vanlılar, değerli hemşerilerim! Sakın kimsenin önünde eğilmeyin. Özellikle politikacıların elini öpmeyin!...” Derken kalabalığın arasından, kara kaşlı, kara gözlü, güleryüzlü bir Vanlı fırlayıp geldi. Elimi çekerek bana, “Çok dogri söglirsen Agabeg, getir şu mübarek elini öpem” demez mi?!...

 

X X X

 

El öpmeyle ilgili çok hâtıram var… Bir defasında Devlet Bakanı iken, Urfa’nın Suruç ilçesinin girişinde yapılan karşılamada ellerimi öpülmekten kurtarmaya çalışırken sol elimin orta parmağı kırılmıştı…

ANAP İktidarı döneminde merhum Özal’ın ve eşinin elini öpme konusu, başlı başına bir yarış hâline gelmişti. Bilhassa Özal ve eşi Semra Hanım’ın yurt dışı seyahatlerinin dönüşünde, başta Başbakan Yardımcısı olmak üzere, bütün Bakanlar Kurulu Üyeleri, bütün ANAP milletvekilleri, yüksek bürokratlar, ANAP’ın Ankara ve çevre iller teşkilâtları, alana serilen yüzlerce metre uzunluğundaki kırmızı halıların üzerinde itişerek sıkış tepiş sıralanırlar; Özallar uçaktan indikten sonra ortalık şapırtı şupurtu sesine boğulur, sanki binlerce kişi hep birlikte yemek yiyor sanırdınız.

 

X X X

 

Bir yaz akşamı Başbakanlık Konutu’nun terasında Özal’ı bekliyorum. Semra Hanım gelerek “Hoş geldin” dedi. Yerimden saygıyla doğrularak elini sıktım. Derken çok sevdiğimiz ve Semra Hanım’a yakınlığı sebebiyle “Erkek Papatya” diye takıldığımız bir Vali arkadaşımız (genellikle bütün Valiler böyle idi) geldi ve Semra Hanım’ın elini öptü. Ben, “Elinizi öpmüyorum diye bana kızgınsınız değil mi Semra Abla?” diye sordum. “Hakikaten, sen neden öpmüyorsun bakalım?” dedi. “Bakınız” dedim. “Bayramda kimse olmadan gelip elinizi öperim. Ama herkesin içinde yapılan bu gibi gösteriler devlet işinde yanlış anlaşılır.” Sonra lâtife ettim: “Ben hanımların elini öpersem başıma götürürüm. Sizin gibi modern ve genç bir hanımefendinin eli öpülüp başa götürülmez. Öbür türlü, reverans yaparak el öpme de bizim geleneğimizde yoktur. Dikkat ederseniz, İngiltere’yi ziyaretimizde, sadece Başbakan (Özal) ve ben Bayan Thatcher’in elini öpmedik…”. Semra Hanım, “olsun” diye cevap verdi;  “sen elimi öp de başına götür, razıyım”. Semra Özal, son derece zeki ve politik kabiliyeti olan bir şahsiyetti. Türk siyasî hayatı üzerinde önemli tesirleri olmuştur.

 

X X X

 

Bir defasında şaka yollu, “disk kayması”, yani “bel fıtığı”nın en fazla Türkiye’de görülen bir hastalık olduğunu, uydurma birkaç istatistik vererek yazmıştım. Sebep olarak da, insanımızın daima beli bükük vaziyette, onun bunun elini öpmesini göstermiştim. Kendimce kara mizah yapıyordum. Sonra bu rakamlar, bazı tıbbî çalışmalarda kaynak olarak gösterilmez mi?!...

 

  X X X

 

Bayram yazısında da,  “büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim” diye yazmıştım. Ama karşılığında kimseciklerden harçlık filan almamıştım. Artık bayram geçti. Büyüklerin ellerinden öpmüyorum (tabiî gerçek büyükler hariç). Küçüklere de ellerimi öptürmüyorum.

Sizlere de tavsiyem, kimsenin önünde eğilmeyiniz; belki harçlığınızdan olursunuz ama beliniz sağlam kalır…

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2003 YILI YAZI LİSTESİ