Cumhuriyet’in Ortakları/YÖK

 

 

            Efendim, dün “Cumhuriyet Bayramı”nın sevincini ve gururunu yaşadık. Büyük Atatürk’ün deyimiyle “ilelebed pâyidar kalması” için seve seve canımızı vereceğimiz “Türkiye Cumhuriyeti”nin kuruluşunun 82. yıldönümünü heyecanla idrak ettik.

            Son yıllarda, “küreselleşme” ve “ulus devlet” tartışmalarına AB’nin baskısıyla gündeme gelen “egemenlik” saptırmaları da ilâve edilince, bizim köksüz ve cibilliyetsiz bir takım “aydın makulesi”, “anayasal vatandaşlık”, “Türkiyelilik”, “özerklik” gibi tuzaklarla “Türk kimliği”ni değiştirmeye, “millî egemenliği” sulandırmaya ve Türkiye’nin “birlik ve bütünlüğü” için tehlikeli olabilecek tâvizlerin verilmesinde ısrara başlamışlardı.

            Bu en büyük millî bayram gününde, Anayasa’nın Başlangıç ilkelerinde ve 6. maddesinde yer alan “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü”nü, altını çizerek bir defa daha belirtmek istiyoruz.

            Hangi “Millî irade”?

            Türkiye’de yıllar yılı milletin/halkın iradesine güvenmeyenler, ne yazık ki her devirde Cumhuriyet’e “ortaklar” çıkarmış ve Atatürk’ün ifadesiyle “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir” temel düstûru hiç bir zaman uygulanamamıştır.

            Cumhuriyet’in ilk yıllarında “bürokrasi mütegallibesi”nin “mutlak üstünlüğü” hissedilmiş, 1920’de toplanan ilk TBMM’nin terekküp tarzındaki milletin temsiline önem veren zihniyet, yerini bürokratik hâkimiyete terketmiştir. Özellikle “Şeflik Dönemi”, merkeziyetçi oligarşik bir yönetimin tahakkümü şeklinde tezahür etmiştir.

            “Kuvvetler ayrılığı” prensibinin uygulanmadığı 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde Cumhuriyet’in ortakları, şefin ve oligarşik yönetimin etrafındaki bürokratik mihraklardır. 1961 Anayasası ile “kuvvetler ayrılığı” ilkesi getirilmiş; ancak millet iradesine duyulan güvensizlik Anayasaya aksedince, kuvvetler ayrılığı “kuvvetler infirâdı”, hatt⠓çatışması” şeklinde uygulanmaya başlanmıştır.

            “Yetkili Organ” Kim?

            Bir tepki Anayasası mahiyetindeki 1961 Anayasası, kuvvetleri ayırmak yerine çatıştırarak Cumhuriyet’e ve millî iradeye ortaklar çıkarmıştır. Bu ortakları şu şekilde sıralayabiliriz:

            1. Yüksek yargı organları: Lüzumundan şüphe duymadığımız yüksek yargı organları, 1961 Anayasası ile millî iradenin ortağı hâline getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi TBMM’nin, Danıştay ise Hükûmet’in jandarması olmuşlardır. Böylece, devleti meydana getiren erklerden yasama ve yürütme ile yargı arasında çatışma başlatılmıştır.

            2. Özerk kuruluşlar: 1961 Anayasası, başta üniversite ve TRT olmak üzere “özerk kuruluşlar” oluşturarak bu kuruluşların “devlet içinde devlet” statüsünde birer “çıbanbaşı” ve huzursuzluk kaynağı olmalarına sebebiyet vermiştir.

            3. TSK’nın konumu: 1960 sonrasında, anayasa ve kanunlardaki hükümlerle TSK’ya ayrı bir statü getirilmiş ve uygulamadaki askerî müdahalelerin “Cumhuriyet’i koruma ve kollama” mantığına dayandırılmasının yolu açılmıştır.

X X X

            1982 Anayasası ise, bilhassa “üniversite özerkliği” bakımından tam bir tepki Anayasası niteliğindedir. Anayasa’nın “idare” bölümü altında düzenlenen üniversitelerin özerkliği tamamen kaldırılmış; bunun yerine YÖK’ün despotik ve merkeziyetçi egemenliği kurulmuştur.

            Anayasa’nın 131. maddesinde YÖK’ün görevleri, “Yüksek öğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek(...) araştırma faaliyetlerini yönlendirmek” şeklinde hükme bağlanmış; böylece üniversitenin “bilimsel, idarî ve malî özerkliği” yok edilmiştir.

X X X

            Anayasa’nın, egemenliğin kayıtsız, şartsız milletin olduğunu emreden 6. maddesi de, Cumhuriyet’in ortaklarının tecâvüzünden kurtulamamıştır. Zira, 6. maddenin 2. fıkrasındaki “egemenliğin yetkili organlar eliyle kullanılması” hükmü, jakoben bürokrasinin demagoglarına, millî iradeye ortak çıkarma hususunda fırsat vermiştir. Madde, bütün olarak değerlendirildiğinde, yetkili organların, TBMM ile bunun içinden çıkan Hükûmet olduğu açıkça ortadayken, YÖK Başkanı Erdoğan Teziç ve diğer bazı jakoben yorumcular, “yetkili organlar” ibaresini istismar ederek Cumhuriyet’e ve millet iradesine ortak olmaya yeltenmişlerdir.

            “Yüksek Öğretim Komiserliği”

            Değerli dostum Taha Akyol’un YÖK’e, “Yüksek Öğretim Komiserliği” demesine bayılıyorum. Despotizmi ve merkeziyetçiliği benimsemiş olan bir kurum ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.

            Mazisinde “Nizamiye”, “Sahn-ı Semân” ve “Sahn-ı Süleymaniye” medreselerinin ihtişamını yaşatan bir milletin, 21. asrın başında dünyanın 500 üniversitesi arasına bir tek üniversitesini sokamamasının hicâbını iliklerimize kadar hissediyoruz.

            Bozulan Osmanlı Medreseleri’ndeki “beşik ulemâsı”, artık yerini, neredeyse atama yoluyla akademik unvanlara kavuşturulan ve tümüyle bu merkeziyetçi komiserliğin emrindeki üniversite yöneticilerine bırakmıştır. YÖK ve rektörler sultası, bilim ve eğitim kalitesi sıfıra inen üniversiteyi keyfî şekilde babalarının çiftliği gibi yönetmeye devam ediyor. Ne yazık ki, millet iradesinin sorumluluğunu taşıyanlar da, gasp edilen yetkilerine sahip çıkamayacak derecede acz içinde bu manzarayı seyre devam ediyorlar.

            Acı Hâtıralar

            YÖK denilince onlarca acı hâtıra içinden seçtiğim ikisini sevgili okurlarımla paylaşmak istiyorum.

            Millî Eğitim Bakanlığım esnâsında, Doç. Dr. Mustafa Kalemli’nin öncülüğünde bir grup ANAP milletvekili, zamanın YÖK Başkanı İhsan Doğramacı ile işbirliği hâlinde, bazı profesör ve doçentlerin bedavadan unvanlarını alabilmesi için kanun teklifi hazırlamıştı. Bakan olarak bu haksız tasarrufa şiddetle karşı çıkmama rağmen, milletvekilleri Doğramacı Hoca’yı da önlerine katarak -veto edilmesine karşılık- kanunu çıkardılar ve unvanlarına kavuştular.

            Bu rezaleti kutlamak için YÖK Başkanı İhsan Doğramacı, Ankara Hilton Oteli’nde bu şekilde havadan unvan sahibi olmuş “beşik uleması” ile birlikte Başbakan Özal’a teşekkür mahiyetinde bir resepsiyon verdiler. Millî Eğitim Bakanı olarak benim de iştirak etmek zorunda kaldığım bu resepsiyonda manzara şu idi:

            Başbakan Özal ve eşi Semra Hanım, YÖK Başkanı Doğramacı ile beraber ayakta bekliyorlar; kanunla unvan sahibi olmuş profesör ve doçentler de sıralanmış, sırtlarında cübbeleri, iki büklüm Özal ve eşinin ellerinden öperek teşekkür edip, daha sonra da döner pilâv kuyruğuna giriyorlardı. Hayatımda bu derece iğrenç bir tablo görmemiştim. Midem bulanarak toplantıyı terketmiştim.

X X X

            İkinci hâtıram da ilki kadar ibret vericidir. 12 Eylül Darbe Dönemi’nde her Pazar akşamı saat 18.00-21.00 arasında eski Başbakan Demirel’i Güniz Sokak’taki ünlü evinde ziyaret ederdim. Zaten, bu ziyaretlerim yüzünden de, Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığı ve Vekilliği görevlerimden alınmıştım.

            Bu ziyaretlerin birisinde, sohbet üniversitelere ve Doğramacı’ya intikal ettiğinde, Demirel, “Doğramacı millî değildir” dedi. Görüşmede ikimizden başka kimse yoktu ve ben Demirel ile aramızda geçen konuşmadan hiç kimseye bahsetmemiştim.

            Seneler sonra Millî Eğitim Bakanı sıfatıyla YÖK’e ilk ziyaretim esnâsında Doğramacı Hoca mânidar bir tebessümle, “Ben millî değilmişim, öyle mi Sayın Bakanım?” deyiverdi.

            Doğramacı, bir takım hatâlarına rağmen, ülkeye hizmeti olan, çok yönlü ve önemli bir şahsiyettir. Bu anekdotta vurgulamak istediğim, onun özellikleri değil, 12 Eylül Darbe Yönetimi ile YÖK’ün bu çok yakın ilişkisidir.

            Düşünebiliyor musunuz? Darbeciler, eski bir Başbakan’ın evini dinliyorlar ve bunu YÖK Başkanı’na iletiyorlar.

            İşte, “darbe kalıntısı YÖK” bunun için gayrı meşrûdur. 

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ