Milletin Dininden Size Ne Yahu?!

 

            Sevgili okuyucular, geçtiğimiz hafta kar mücadelesini bir tarafa bırakırsak, Türkiye’nin gündemini, Üsküdar’da bir camide erkeklerle beraber başı açık namaz kılan ‘sosyete tarikatı’ grubunun eylemi meşgul etti. Zaten basın yayın organları iki konuya pek meraklıdır: Birincisi dinî tartışmalar, ikincisi geyik muhabbeti...

            Zapsu’nun Feveranı

            Hani bir lâf vardır, “Ya yardan vazgeçeceksin ya da serden” diye. Bizim Cüneyt Zapsu da, “Karımı mı boşayayım, partiden mi istifa edeyim?” diye feveran ediyor. Zira camide bu garip namaz gösterisinde bulunanlar arasında meğer onun eşi de varmış. Sevgili Cüneyt, ‘Büyük İslâm Tarihi’ müellifi merhum Abdurrahim Zapsu Hoca Efendi’nin torunu, ana tarafından da ‘evlâd-ı fâtihan’dan gelen bir sempatik adamdır. İsmi üzerinde bazı spekülâsyonlar da yapılsa, ben AK Parti’ye ve Türkiye’nin dış ilişkilerine katkıda bulunduğuna inanıyorum.

            Bereket versin ki Başbakan Erdoğan, Zapsu’ya üzülmemesini söylüyor ve bu konudaki polemiklere katılmayarak yeni bir din/lâiklik tartışmasının yayılmasına meydan vermiyor.

            Dine Karışan Devlet

            Lâikliğin başlıca iki unsuru vardır. Birisi, din işleriyle devlet işlerinin ayrılması; diğeri de din ve vicdan hürriyetidir. Türkiye uygulamasında lâiklik, ‘laisizm’ (lâikçilik) hâline getirilip ideoloji olarak dayatılınca, hep dinin devlete müdahalesi sözkonusu edilmiştir. Halbuki, birkaç meczûbun cami avlularında bağırması haricinde dinin devlete karışmasını isteyen olmamıştır. Türkiye’de tam aksine devlet daima dine müdahale etmiş; lâikçi toplum mühendisleri de dinde reform yapma isteklerinden bir türlü vazgeçmemişlerdir.

            Lâik bir devlet nizamında din işleri, devlet tarafından kurulan ve devletin bir kurumu olan ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ tarafından düzenlenir mi? Devlet, kadınların başörtüsüne, minarelerdeki ezana, kurban derilerine karışır mı? Din öğretimi mecburî olur mu?!...

            Sami Selçuk diyor ki: “Dine eşit uzaklıkta durması gereken devlet, âdeta onu devletleştiriyor. Yanlışı söyleyenleri, uyaranları da, gericilikle suçluyor ve sindirmeye yelteniyor”.

            Camilere Sıra mı Koyduralım?

            20. asrın başından beri devam eden milletin dinine karışma eğilimleri, günümüzde artık gülünç uygulamalara dönüştü. Osmanlı’nın son döneminde de, Abdullah Cevdet gibi sözde aydınlar, İslâmiyet’in Türkiye’yi geri bıraktığını ileri sürmüşler; hattâ Türk Milleti’nin tam mânâsıyla batılılaştırılabilmesi için din değiştirip Hristiyan olması gerektiğini savunanlar bile çıkmıştır.

            Cumhuriyet döneminde de aynı temayüller devam etmiş; Türk Milleti’ne göre uygun bir din icat etmeye kalkışan Luther bozuntusu reformist avanesi, toplumun din ve ibadet hürriyetine müdahaleyi marifet saymıştır.

            1928’de, sonradan kapatılan İlâhiyat Fakültesi öğretim üyelerine, camilere sıra konulması konusunda bir rapor hazırlatılmış ve Afyon’da bir camiye sıra konulmak istenmiştir. Daha sonra mesele Atatürk’e intikal edince, Türk Milleti’ni yakından tanıyan Atatürk, bu saçmalığa mâni olmuştur. O yıllarda lâisizmi ‘İslâm düşmanlığı’ şeklinde anlayan bazı sözde aydınlar, “Ata ekber, Ata ekber” ya da “Kâbe Arabın olsun/bize Çankaya yeter” gibi şiirler(!) yazmışlar; hattâ kıblenin güneyden Sakarya’ya çevrilmesini istemişlerdir.

            “Dinime Tân Eyleyen Bari Müselmân Olsa”

            Nihayet, Ziya Gökalp’ın “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur” şiirinden hareket eden reformistler, 1932’den 1950’ye kadar devam eden ‘Türkçe Ezan’ uygulamasını başlatmışlardır. Türk toplumu, bu dayatmalar altında ezilmiş, inancını tam olarak yaşayamamanın ıstırabını çekmiş ve huzursuz bir toplum hâline gelmiştir.

            Bugün de, din ve vicdan hürriyeti üzerindeki sınırlamalar, öğrenim alanındaki yasaklarla desteklenince, toplumun huzursuzluğu artmaktadır.

            Gelişmiş demokratik rejimlerde din tartışmaları ön plânda yer almazken, Türkiye’de bir asrı aşkın bir zamandan beri siyasetin ve siyasîlerin gündeminde din ve dinî meseleler başlıca tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Bu da, ülkenin meşgûl olunması gereken asıl meselelerini ikinci plâna itmiş ve Türkiye’nin ileri hamleler yapmasını engellemiştir.

            İşin tuhaf tarafı, dinî tartışmalarda bulunan kesim incelendiğinde, ‘medya maymunu’ durumuna düşürülen bazı ilâhiyatçıları hariç tutarsak, tartışmaya katılan allâmelerin din ve ibadet hakkında en ufak bir bilgilerinin ve uygulamalarının bulunmadığı görülecektir. Bu tuhaf manzara karşısında şu mısraı mırıldanmadan edemiyorum:

            “Dinime tân eyleyen bari müselmân (müslüman) olsa”.

            “Leküm dinüküm veliye dîn”

            Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyet, bu lüzumsuz tartışmalara 14 asır öncesinden ne kadar veciz ve güzel bir cevap veriyor: “Leküm dinüküm veliye dîn”. Yani, “(De ki) sizin dininiz size, benim dinim banadır”.

            Bence ölçü böyle olmalıdır. 1400 yıldır her bakımdan incelenmiş ve kurumsallaşmış İslâm’ın uygulamasını, ‘Atatürkçülük’ maskesiyle, hiçbir bilimsel veriye dayanmadan değiştirmeye kalkışmak ve ‘Dinde Reformculuğa’ soyunmak, en hafif tâbiriyle hadbilmezliktir. Halkın hoşgörüsünden istifade ederek bu münasebetsizliği camilere kadar taşımak, iyi niyetle izah edilemez. Gerçekten çok meraklıysanız, evinizde istediğinizi yapabilirsiniz.

            Milletin dininden, imanından size ne yahu?!...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ