SİYASETTE ÖPÜŞME

 

 

            Efendim, bendeniz bildiğiniz gibi bir vakitler öpüşme ve el sıkışma şampiyonu idim. Siyaseti halka yakın şekilde yapma ekolünün başta gelen temsilcisi olarak bulunuyordum. Bu konuda rahmetli pîrimiz Kasım Gülek’i de, üstâdımız Demirel’i de geride bırakarak 10 milyon kişi ile el sıkıştım, öpüştüm, hattâ bu sahadaki kendi icâdım olan “elense” metoduyla güreştim.

           

            El Sıkışmanın İncelikleri

         1986 Ara Seçimlerinde, merhum Özal’ın ısrarı ile ANAP’tan Gaziantep Milletvekili adayı olunca, evvelâ ne yapacağımı, nereden başlayacağımı şaşırdım. Sonra kendimi caddelerde, sokaklarda, kahvehanelerde buldum. Yakaladığıma sarılıyor, elini sıkıyor, öpüyordum. Turgut Bey’in o seçimler sırasında bana taktığı ismimle “Tank Hasan” olarak günde 20 saat vaziyetim bu idi. Koca Başbakanlık Müsteşarı, gördüğüne sarılıyor, elini sıkıyor, öpüyordu...

X X X

            Siyaseti bıraktığım 18 Nisan 1999 Genel Seçimlerine kadar tam 15 yıl, tahminen 10 milyon kişi ile el sıkıştım, öpüştüm ve elense çektim. Kalabalık şehirlerde, ana caddelerde ve meydanlarda bir anda yüzlerce kişiyle el sıkışabiliyordum. El sıkışacak ve öpülecek kişi sayısı fazla olduğu için çok hızlı hareket eder ve kendime mahsus teknikler geliştirirdim. Demirel, o zaman benim için “Bedeniyle siyaset yapan adam” demişti. Bir defasında İstanbul’da, Eminönü’nden Aksaray’a 12 saatte el sıkışarak ve öpüşerek gelmiş ve bir günde 30 bin kişiyle temas etmiştim. “Parmaklarında, dudaklarında numaratör mü var, nasıl sayıyorsun?” diyenlere, “Buyurun siz de sayın...” diye cevap verirdim. Gerçekten de belli bir sürede ne kadar el sıkışabileceğim belliydi. Sayıldığında da aynı sonuç ortaya çıkabiliyordu.

X X X

            El sıkışırken, kovboy filmlerindeki silâh çekmeye hazır kovboylar gibi ellerinizi devamlı olarak teyakkuz halinde tutacaksınız. Elinizin parmak kısmını, aslâ karşınızdakine kaptırmayacak; tam tersine onun elinin parmak kısmını kapmaya çalışacaksınız. Aksi takdirde, karşınızdakiler sevgiyle de olsa, argo tabiriyle parmaklarınızı haşat ediverirler. Bu konuda özellikle Trakyalılara, Çorumlulara, Çukurovalılara dikkat etmek gerekir. Bir de bakmışsınız eliniz gitmiş... Benim sol elimin üç parmağı Suruç, Tekirdağ ve Çorum’da çıtır çıtır kırıldı. Hep aynı travmatik hareketi yapmaktan dirseklerimde “tenisçi dirseği” ve “golfçu dirseği” arızaları ortaya çıktı.

X X X

            Meslek Hastalıkları

         1987 Genel Seçimleri’nde ANAP’ın Gaziantep listesinin başındaydım. Zorlu ve başarılı bir seçim kampanyasından sonra 8 milletvekilliğinden 6’sını kazanmış olarak Ankara’ya döndük. Özal’a nasıl yoğun bir seçim kampanyası yürüttüğümüzü anlatırken, rahmetli “Ben televizyondan kalemimi salladım, oylar geldi” deyince sinirlenip ceketimi çıkardım ve gömleğimin kollarını sıvayarak “Bakın!” dedim. Her iki avucumu sıkarak gösterdim. Sağ bileğim ile dirseğim arasında portakal büyüklüğünde bir adale gelişmişti. Özal, “Burada ur mu var?” diye sorunca, “Hayır, burada 6 milletvekili var!” cevabını verdim.

X X X

            Seçimler sırasında, Nezle, Grip, Zatürre, Tifo, Yılancık, Göz İltihaplanması geçirmiştim. Bir köyde Cüzamlı bir hastayı kopan burnunun ve kulağının üzerinden öptüğümü hatırlıyorum. Bir defasında Fatih’te Çarşamba Pazarı’nda öptüğüm bir genç, “Ağabey, ben AIDS’liyim ve beni öptün!” deyince “Ulan, insan önceden söylemez mi?” deyip gülerek geçmiştim. 1986 Ara Seçimleri’nden sonra o zaman Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA) Başkanı olan Necati Kölan Paşa ile sohbet ediyoruz. Şu kadar adamla öpüştüm diye anlatınca bana, “Muhakkak hepatit olmuşsundur, sizin oralarda hepatit oranı yüzde 8’i buluyor” deyince tahlil yaptırdım ve Kölan Paşa haklı çıktı; hepatit (sarılık) olmuştum...

X X X

            Benim el sıkışmalarım, öyle Cem Uzan’ınki gibi “çıtkırıldım” alamerikan cinsten değildi. Benim parmaklarımın kırılması bir yana, bazen karşıdaki boş bulununca, ellerin incindiği, omuzların çıktığı da olurdu. Vatandaşın kolunu hızla çektiğim için Kırıkkale’de ve Mersin’de iki kişinin omuzlarını çıkarmış; sonra ambulans çağırarak hastaneye götürüp yerine taktırmıştım. Her ikisiyle de sonradan yakın dost olduk. Birçok defalar da, karşımdakinin kolunu çekince, traksiyon etkisiyle belinin yerine oturduğunu ve rahatladığını görmüştüm. Yalova’da bel fıtığı düzelen bir vatandaşımız YDP’ye üye olmuştu.

 

            Öpüşme Deyip Geçme...

         El sıkışmanın incelikleri olur da, hiç öpüşmenin olmaz mı?... En önemlisi “öpüşme trafiği”ne dikkat etmenizdir. Öpüşmeye siz sağ yanaktan başlarken karşınızdaki sol yanaktan başlarsa, üçüncü hamlede elin herifiyle dudak dudağa geliverirsiniz. 1986’da Gaziantep Şatırhöyük Köyü’ne Devlet Bakanı olarak ziyarete gitmiştim. Köy halkı sıraya dizilerek beni karşıladı. Çok sıcak bir Ağustos günü; hepimiz ter içindeyiz. Şirin yüzlü, şişman, kocaman burunlu bir köylü ile öpüşürken, ben öpüşmeye sağdan başlamak istedim; o sol yanağını uzattı. Bu minval üzere bir müddet vals yaptıktan sonra o kocaman, terli, mor bir patlıcana benzeyen burnunu getirip ağzımın içine sokmaz mı? Artık bu burnu ısırmaktan başka yapacak şey kalmamıştı...

X X X

            İşte, bu olaydan sonra “elense” usûlünü geliştirdim. Karşınızdaki elenseyi yiyince, bir defa “öpüşme trafiği”ne siz hâkim oluyorsunuz; ikinci olarak “öpüşme eylemi”ni çabucak bitirebiliyorsunuz (aksi halde adam sakız gibi yapışabiliyor); aynı zamanda da elinizi karşınızdakine kaptırmıyorsunuz. Anlayacağınız, sizin hâkimiyetiniz altında küçük çapta bir “güreş” meydana geliyor. Bazen de, baltayı taşa sapladığınız oluyor. O zaman çık çıkabilirsen işin içinden... YDP Genel Başkanı iken yılların birikimiyle Türkiye’nin gündemi ve sorunları hakkında, kendimce çok önemli sandığım lâflar ederdim. Gazeteciler, televizyoncular buna hiç aldırmazlardı. Varsa, yoksa elense... Hattâ Kanal D, benim elense çekerek öpüşmemi bir klip haline getirmişti. Gittiğim yerlerde vatandaşlar yolun kenarına dizilerek boynunu uzatır, ille de kendisine “elense çekmemi” isterlerdi. Ben de, hem isteklerini yerine getirir hem de “Ulan, sizde bu ense varken daha çok şaplak yersiniz!...” diye söylenirdim.

 

            Hasan Celâl Senin Niyetin Bozuk!...

         Merkez, merkez-sağda politika yapan bir politikacının Türkiye’de kadınlarla el sıkışması başlı başına bir meseledir. Solun bu konuda bir derdi yoktur. Yakışıklı Deniz Baykal’ınızla istediğiniz kadar el sıkışabilir, hattâ Antalya’nın sera domateslerine benzeyen yanaklarından dilediğinizce öpebilirsiniz. Bizimki öyle mi ya?!... Nasreddin Hoca’nın oğluyla eşeğe binişi gibi, hanımlarla el sıkışmanızı bir türlü ayarlayamazsınız. Hele İzmir gibi modern şehirlerde bir hanımefendi yanağınızdan öptü mü, hapı yuttuğunuzun resmidir. Ben, genellikle elini uzatmayan kadının elini sıkmazdım. Lâkin bu da meseleyi halletmezdi. Bazen çarşaflı hanımlar ellerini uzatırken, gencecik kızlara uzattığınız el havada kalabilirdi.

X X X

            28 Şubat’tan sonra Konya’dayım. Saatlerce halk arasında dolaştıktan sonra akşam Kon TV’de canlı program yapıyoruz. Derken seyircilerden birisi beni tenkid ederek bir soru sordu. “Biz sizi inançlı biliyorduk. Bugün niye kadınlarla el sıkıştınız?” dedi. Bu lüzumsuz soruyu baştan savmak için önce, “Ne yapalım, bu da benim günahım olsun” falan şeklinde cevap verdim. Meğer bütün muhafazakâr RP’liler benim bu açığı vermemi bekliyorlarmış. Birbiri arkasından benzeri sorular tekrarlanmaya başlayınca içerleyerek dedim ki; “Bakın, hep beraber seyrettik, bu akşam TV haberlerinde Erbakan Hoca, Tansu Hanım’ı ziyarete gitmişti. Uzun uzun el sıkıştılar. Şimdi cevap verin bakalım; ya bu iş sizin bildiğiniz gibi değil; ya Tansu Hanım kadın değil; ya da sizin Hocanız erkek değil...” Tahmin edeceğiniz gibi, bu cevabım üzerine sorular bıçakla kesilir gibi kesiliverdi.

X X X

            Tansu Hanım dedim de aklıma geldi: Kırklareli’nin Vize İlçesi’nde elense çekerek öpüşüyorum. Çifte zurnalar, Mehter’deki mekkâreler gibi ortalığı inletiyor:

            “Ey gaziler yol göründü

              Yine garip serime”

            Sanki Yavuz Sultan Selim Han, Isfahan makamında beş asır öncesinden sesleniyor gibi... Ben de coşarak bütün Vizelileri elense çekip öptükten sonra, böyle coşkulu zamanlarda yaptığım gibi meydan okuyup, “Ey Vizeliler, parti genel başkanlarını güreştirin, kim yenerse Türkiye’yi o idare etsin...” dedim. Yediği sert elense ile kendinden geçmiş yaşlı bir Vizeli göçmen, o tatlı şivesiyle, “Oş dersin be Hasan Celâl Agam da, senin niyetin kötü, sen bizim Tansu Hanım ile güreş etme peşindesin” demez mi? Hayatımda böyle utandığımı hatırlamıyorum. Herkes kahkahalarla gülmeye başladı. “Onun da kocası gelsin güreşelim” filân dedim ama bir daha hiçbir yerde aynı espiriyi yapmaya cesaret edemedim.

 

            Bizimkisi Siyaset Değil, Eziyet...

         Gene Doğu-Güneydoğu’daki bitmez tükenmez seyahatlerimden birisindeyim. Bizim fakir uğur böcekleri, 25 yaşındaki seçim otobüsümüze bozuk bir ses cihazı yerleştirebilmişler. Lâfın yarısı duyulmuyor. Erzurum’un Horasan İlçesi’nde meydan mitingi yapıyoruz. O zaman YDP’nin ana sloganlarından birisi, “Hırsız hırsızdan hesap soramaz!” Hesabı biz sorarız demeye çalışıyorum. Mikrofondan sadece kelimenin ilk hecesi olan “Hır” çıkıyor, “sız” çıkmıyor. Horasanlılar, karşılarında “hırlayan” bir genel başkan görünce yerlere yatıp yıkıla yıkıla gülmeye başladılar. Ben de otobüsün üzerinde elimde mikrofonla ses tesisatçısını kovalamaya başladım. Sonra şövalyece bir tavırla mikrofonu elimden atıp Hamiyet Yüceses gibi mikrofonsuz konuştum amma ve lâkin Hasankale’ye vardığımızda sesimi çıkaramaz hâle gelmiştim. Hasankale’de ana caddede tekrar çalışmaya başlayan mikrofondan bir daha aynı sloganı savurunca iri yarı, yerli filmlerdeki kötü adam suratlı birisi, “Asıl siz hırsızsınız!...” diye feryat ederek üzerimize gelmez mi?!... Meğer DYP İlçe Başkanı imiş ve yolsuzluklara adının karışmasıyla ünlüymüş. Baktım ki bizimkilerde hiç hareket yok. Adamın üstüne atlayarak elenseyi çektim; alttan bir de diz koydum ama şapur şupur öpmeyi de ihmal etmedim. Böğürerek uzaklaşırken, mikrofona “Bakınız ... Bey nasıl da fikrini değiştirdi!...” dedim.

X X X

            Erciş’te akşama doğru konuşma yapıyorum. Boyu 2 metreden fazla 150 kiloluk bir adam, ben konuşurken bas bariton sesiyle “Mehape, Mehape...” diye bağırıyor. Yanımdakileri kaş göz işaretiyle üzerine gönderdim. Herifçioğlu hepsini de armut gibi toplayıvermez mi?... Neyse alelacele konuşmamı bitirip üzerine yürüdüm. O hırsla bir elense çekip yere devirdim. Aslan avcıları gibi üzerine ayağımı koyup poz verdim. Kalabalıktan çok kibar bir beyefendi geldi; MHP İlçe Başkanı imiş. Özür diledi; “Bu Kasap Sıddık başımızın belâsı” dedi. Adama “Gavat Sıddık” da derlermiş. Benim Sıddık’ı kaldırıp yere vurmam Erciş’te büyük hâdise oldu. Kaymakam, ziyaretime gelerek tebrik etti. O akşam hemen YDP teşkilâtını kurduk. Lâkin, bel ağrısından sabaha kadar uyuyamadım.

 

            Aytaç Durak’ı Nasıl Öptüm?

         Efendim, aslında bendeniz böyle şapur şupur öpüşmeye karşıyım. Bu tarz öpüşme ne Batı kültüründe vardır, ne de bizim kültürümüzde... Batı’da aynı cinsten olanların öpüşmesine çok şüpheli bakılır. Bizdeki “musafaha”nın ise şapur şupur öpüşmekle hiç ilgisi yoktur. Öpüşmenin hijyenik bakımdan da birçok mahzurları olduğu bilinmektedir. “Peki o halde, ne diye yıllarca öpüşüp durdun be adam?” diyecek olursanız buna şu cevabı vereceğim: Sermayesine politika yapıyordum. İnsanımıza sarılıp öpmekten başka çârem yoktu ki!... Her öptüğüm bana oy verseydi, şimdi çoktan Başbakan olmuştum. Ne yapalım ki, benim necip milletim beni öptü de, başkasına oy verdi...

X X X

            Aytaç Durak, çok eski bir dostum ve Adana’nın başarılı Belediye Başkanı’dır. Bir vakitler öpüşmeye karşı açtığı kampanya ile tanınmıştı. Birgün baktım ki, gazetelerde meydan okumuş; “Hasan Celâl gelsin de bir görelim, beni de öpebilecek mi?” demiş. Ben de o günlerde Adana’da bir konuşma yapacaktım. Adana’nın en kalabalık yerinde, bermûtat halkla öpüşüp duruyoruz. Birden Aytaç Durak kalabalığın içinde karşıma çıkmaz mı?... Bana göre çok ufak tefek olmasından da faydalanarak önce sarılıp kaldırıp ayaklarını yerden kestim. Sonra belki onlarca defa öptüm. Kollarımın arasında nasıl çırpındığı aklıma gelince hâlâ gülüyorum. Sevgili Aytaç’a buradan selâmlar, sevgiler gönderiyorum.

X X X

            Tercüman’dan Burhan Bey, “taşrada çıkmayacak haa!” haberini gönderince mecbûren sohbetimi bitiriyorum.

                Herkese iyi öpüşmeler..
 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2003 YILI YAZI LİSTESİ