Bizans Safsatası

            Bazı kişilerin şahsiyetsizliği, cehaleti, şuursuzluğu ve aşağılık kompleksi karşısında dehşete düşüyorum. Chirac bir “cevher” yumurtlamış; güya Türkiye’nin AB’ye alınması lehine, “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” buyurmuş. Aslında bu zırva, Türkiye’nin ve Türklerin tarihine yapılacak en büyük hakarettir. Adam aklısıra demeye getiriyor ki, “Zaten Osmanlı, Bizans’ın taklididir; siz de Müslümanlaştırılmış Bizanslılarsınız....”

            Bizim kalemşorlar da, memnun mesut, efendileri tarafından okşanmış eniklerin sevinciyle, “Biz zâten Bizanslıyız âbiler!” diyerek yaltaklanıyorlar. Buna delil olarak da, Osmanlı Padişahlarının bazı eşlerini, tamamen yanlış şekilde toprak, hukuk, millet sistemlerini ve sanat eserlerini gösteriyorlar.

            Aslını inkâr eden bu haramzâdeler, Batı’nın Türkler hakkındaki “nomad/barbar” iftirasını, Osmanlı Medeniyeti’nin Türklere lâyık olmadığı peşin hükmüyle değerlendirerek ahkâm kesiyorlar.

X X X

            Bir zamanların “Anadolu Uygarlıkları” görüşü de, elen/iyon tesiriyle kendi medeniyetlerini hor gören sütü bozuk sözde aydınlarımızın fantezileriydi. Bunlara göre, bir avuç Orta Asya Türkü Anadolu’ya gelip kaybolmuşlardı. Yani, Türkiye insanı dönmelerden meydana gelen bir mozaikti. Bu kompleksli aydınlar, bir antik Yunan-Roma harabesi karşısında orgazma varırken, boynu bükük bir Türk-İslâm eserini burun bükerek değerlendirip neresinin Bizans’tan etkilendiğini incelemeye çalışırlardı.

            Şimdi bu mozaikçi tâifenin takipçileri de, öz be öz Türk Yurdu Anadolu’da, Türk olmayan etnisitenin peşinde “Türkiyelilik” saçmalığıyla zihinleri bulandırmaya çalışıyorlar.

X X X

            Beni en çok da, elifi görse mertek zanneden bazı akıldânelerin tarih felsefesi üzerine döktürdükleri yâveler üzüyor. Uluslararası iki araştırmayı gerçekleştiren bir uzman sıfatıyla, bütün bu iddiaların tamamiyle gayri ilmî olduğunu söyleyebilirim. 1999 yılında “Osmanlı”, 2002 yılında “Türk” projelerini bitirdim. Toplam 53  ciltlik ve 50.000 sayfalık bu eserlerde, 48 ülkeden 3 binden fazla bilim adamı ve uzman, bilimsel makaleler ile Türk-Osmanlı tarihini araştırdılar. Editörlüğünü yaptığım 21 ciltlik “Türkler” isimli eser, bugün dünyanın bilim çevrelerinde en geniş kapsamlı bir tarih ve kültür araştırması olarak kabul ediliyor.

            Belirli yayın çevrelerinde çıkan birkaç yabancı yazarın sübjektif değerlendirmelerini okuyup da ağızdan dolma bilgi kırıntılarıyla teoriler uyduranlar konuşacak da biz susacağız, öyle mi?

X X X

            Siz bakmayın Namık Kemal’in, şair mübalağasıyla “bir aşiretten” “cihangirâne bir devlete” ulaşıldığı iddiasına; Türkler, 11. asırdan -hattâ İslam öncesi dönemden- itibaren Anadolu’ya büyük kafileler halinde göç etmişlerdir. Asya’yı Avrupa’ya ilk tanıtan ünlü seyyah Marko Polo bile, tâ 13. yüzyılda Anadolu’yu “Türkiye” olarak adlandırıyor. Osmanlı tarihi konusunda dünyanın en büyük otoritesi ve 20. yüzyılın 100 büyük bilim adamı arasında gösterilen Prof. Dr. Halil İnalcık, “Osmanlı Beyliği’nin ortaya çıkışını, 13. yy. ikinci yarısında Orta Anadolu’daki gelişmeler ve Batı Anadolu’da gâzi Türkmen beyliklerinin kuruluşu süreci içinde incelemek gerekir. Bu süreci üç temel etken belirlemiştir: ilkin bir demografik devrim, Oğuzların yani Türkmenlerin Anadolu’ya sürekli yoğun göçleri, saniyen Türk-İslâm gazâ hareketinin yeni bir evrim kazanması(...)” diyerek Anadolu’ya Oğuz/Türkmen göçlerini anlatıyor.

 

            X X X

            Daha önce de yazmıştım: Osmanlı, her kültür ve medeniyet ile ilgilenmiş; güzel ve değerli gördüklerini benimsemiş ve bu güzellikleri Orta Asya’dan, Anayurt’tan taşıdığı kültür potasında İslâm’ın ölçüsüyle tartarak ve eriterek yeni, özgün ve zengin bir medeniyet inşa etmiştir.

            Osmanlı  “fetih siyaseti”, bazılarının iddia ettiği gibi, sırf “yağma, akın ve ganimet” amacıyla yapılan bir savaş değildir. Osmanlı fetih siyaseti iki esasa dayanmaktadır. “İstimâlet” ve “müdârâ”. Bunlardan istimâlet, toplumu hoşgörü ile kendi tarafına kazandırma; müdâra ise, farklı din ve ırktan insanların bir arada yaşamak için reel politik-ekonomik çerçevede işbirliği yapmaları anlamına gelir. Bu iki kavram, fethe siyasî olduğu kadar sosyo-kültürel, başka bir deyişle insanî bir boyut katmaktadır. Bu siyasetin uygulayıcıları da, bazılarının iddia ettiği gibi, sadece savaşçı, göçebe aşiret kuvvetleri değil, her biri şehir kültürünün ayrılmaz parçaları olan gâziyân, ahiyân, abdalân ve baciyânlardır.

            Anadolu’nun Türk vatanı hâline gelmesi, hiç şüphesiz bu ülke üzerinde Türk siyasî varlığının devam ettirilmesi yanında; Türk kültürünü yerleştirmek, kökleştirmek, geliştirmek ve bu kültürün kalıcı damgalarını Anadolu’nun her tarafına vurmak ve hâkim kılmak için yapılan faaliyetlerle mümkün olabilmiştir.

            Bunun yanında Türkler, Bizans da dahil olmak üzere, değişik kültürlerden elbette yararlanmıştır.

X X X

            Değerli tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre, “Bizans” esasında var olmayan, sonradan ortaya atılan uydurma bir isimdir. Aslolan “Doğu Roma İmparatorluğu”dur. Türkler, daha önce Attilâ vasıtasıyla Roma İmparatorluğu’nu ikiye ayırmış; sonra da Doğu Roma’yı tasfiye etmişlerdir. Fatih,  kendisini aynı zamanda Roma İmparatoru olarak görmüş ve “kızılelma”sını tamamlamak için Roma’nın fethini hedef almışlardır.

Aslında, Doğu Roma İmparatorluğu, hep doğuya ait olmuş bir kültür ve medeniyettir. Nasıl ki, biz Bizans’ın “çocukları” değilsek, Avrupalılar da Bizans’ın çocukları olamaz.

Bu konuya ileride devam edeceğiz.
 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ