Ağlama Çağam!

 

            Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım Malatya’da geçti. Hayatımın 17 senesini geçirdiğim bu yemyeşil, yiğidin harman olduğu diyarı ve bu şehrin güzel insanlarını hiç unutmadım.

            Malatyalılar çocuklarını “çağam” diye severler. TürklerinTürkistan’dan getirdikleri “çocuk” anlamındaki bu kelimeyi, öylesine içten bir söyleyişleri vardır ki bilemezsiniz. Ayrıca bebekleri “mınığım”, kızlarını “anagızım” diye çağırır; erkek çocuklarına “gardaş” diye hitap ederek onları yüceltirler. Başı yazmalı ninelerin kaysı bahçelerinde, “Gız kâğız, mişmişin (kaysının) altında çağa çıtlıyı (ağlıyor)!” diye bağırışları; sonra, “Cocon var mı gardaş?” diye şefkatle sorulan sorular, “Lolonu yiyem!” şeklindeki sempatik sevgi tezahürleri... Çağasını göğsüne bastırarak “gurban olam”, “özünde ölem”, “gadan canıma gele” diye seven sevgi dolu analar...

            İşte çocuklara bu kadar değer verilen, çocukların bu kadar sevildiği Malatya’daki Çocuk Yuvası’nda yapılan mezalim, sadece Malatyalıları gece yarısı sokağa dökmekle kalmadı; bu aziz mübarek Ramazan gününde bütün Türk halkının ciğerini dağladı.

X X X

            Televizyondaki bu barbarlığı seyrederken aklımdan neler geçti bir bilseniz...

            Çocukları, “cennet çiçeği”, “gönül meyvesi”, “dünyada nûr, âhirette sürûr” olarak vasıflandıran ve sırtında gezdiren Sevgili Peygamberimiz’i, çocuklarına her zaman büyük bir sevgi ve şefkatle değer veren ve dünyadaki tek çocuk bayramına sahip olan Türk Milleti’ni; sonra, yüzüne bakmaya kıyamadığımız çocuklarımızı, torunlarımızı düşündüm.

            Bizim medeniyetimizin temelinde çocuk sevgisi vardır. Osmanlı’nın kuruluş dönemlerinden itibaren Türk Ailesi’nde en temel görev çocuk yetiştirmek olmuştur (Prof. Dr. Refik Turan). Prof. Toynbee bir makalesinde, “Türk çocuğunun yetiştirilmesinde gösterilen hassasiyet, Osmanlı siyasî yapısını büyütmüş ve dünyanın en kalıcı kültür varlıklarından birisi olmasını sağlamıştır” diyor.

            Osmanlı’nın son dönemde II. Abdülhamid Han, kimsesizler için “Darülaceze”yi, çocuklar için “Hamidiye Etfal Hastane-i Âlisi”ni (Şişli Etfal Hastanesi) ve kimsesiz çocuklar için de “Dârülhayr-ı Âlî”yi kurmuştur. Bu dönemde kurulan “Dârüleytâm”lar (yetimler evi), özellikle şehit çocuklarına sahip çıkmıştır. Daha sonra 1917’de “Himaye-i Etfal Cemiyeti” (Çocuk Esirgeme Kurumu) kurulmuştur.

            Böylesine şanlı bir maziden gelen bu sevgi ve şefkat toplumu, Malatya Çocuk Yuvası’ndaki vahşete müstahak değildir.

X X X

            Bu rezaletin temelinde, 12 Eylül darbe bürokrasisinin çarpık anlayışı yatmaktadır. Gönüllü kuruluşların, vakıfların, derneklerin çalışmalarına “zararlı faaliyette bulundukları” gerekçesiyle ters bakan 12 Eylül Yönetimi, 2828 sayılı “Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu”nu çıkararak bu konudaki hayır hizmetlerini kamusallaştırmıştır. Bu zihniyete göre, merkezî bir yönetimle ve merkezden atanacak personelle çocuk yuvaları ve sosyal hizmetler yürütülmeye çalışılmıştır. Böylece, çağdaş dünyadaki gelişmelerin tersine, bu nevî hayır hizmetleri devletin “kurum sistemi”nin inhisarına ve merkeziyetçiliğine terkedilmiştir.

            Kendisiyle görüştüğümüz eski Bakan Güldal Akşit, daha önce Urla’da da buna benzer bir olayın ortaya çıkarıldığını ve bu konudaki gerçekten değerli olan gayretlerini anlatarak, “Yapısal alanda büyük bir değişiklik yapılmadıkça maalesef bu sorun halledilemez” diyor.

X X X

            Yıllar öncesinden, oğlu Çağrı’yı nasıl şefkatle büyüttüğünü bildiğimiz ve her şeyden önce bir “ana” olarak hassasiyetine bizzat şahit olduğumuz Devlet Bakanı Nimet Çubukçu ile görüştük. Çubukçu olaydan dolayı çok üzgün fakat çâresiz değil. “Bu mesele, ancak toplumun tamamını harekete geçirebilirsek halledilebilir” diyor ve çeşitli ülkelerden örnekler vererek, bu hizmetin merkeziyetçi bir bürokrasi ile yürütülemeyeceğini anlatıyor. Meselâ, nüfusu Türkiye’ye yakın sayılabilecek İngiltere’de, 200 bin kişinin sadece bakıma muhtaç çocuklarla ilgili kuruluşlarda çalıştığını söylüyor.

            Dünyanın gelişmiş ülkelerinde “kurum koruması”ndan uzaklaşılmış ve “site, kışla tipi” bakım terkedilmiş. Bunun yerine, “gönüllü kuruluşlar”, “Ev tipi koruma”, “kendi ailesinin yanında koruma” ve “koruyucu aile” gibi değişik sistemler uygulanıyor.

            Akşit de, Çubukçu da, bu hizmetlerin görülmesinde mahallî idarelerin önemine işaret ediyorlar.

X X X

            Devlet Bakanı Çubukçu, sosyal hizmetler ve çocuk esirgeme sorununun çözümlenmesi için, yoğun çalışmalar sonunda bir “Reform Programı” hazırladıklarını müjdeliyor. Program taslağının kısa bir müddet zarfında Bakanlar Kurulu’na sevk edileceğini söyleyen Çubukçu, Taslak’ta köklü bir sistem değişikliğine gidildiğini; merkeziyetçilikten uzaklaşıldığını ve öncelikle özürlüler ve yaşlıların bakımlarından başlanarak hizmetlerinin büyük ölçüde mahallî idarelere devredileceğini anlatıyor.

            Çalışkanlığını ve dirayetini yakından bildiğimiz Nimet Çubukçu’ya güveniyor ve bu kanayan yaraya süratle çâre bulunmasını diliyoruz.

X X X

            Bütün mesele, bu Aziz Millet’in hamiyetperverliğini ortaya koymasını sağlamaktadır. Yoksa, dost ve kardeş Pakistan halkı için on günde seferber olabilen bu millet, kimsesiz çocuklarına sahip çıkamaz mı?

            Sen ağlama çağam! Bu millet seni kucaklamaya hazırdır. 

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ