HESAPLAŞMA (1)

 

            Türkiye’de, ne yazık ki sâlim bir aydın düşüncesine henüz ulaşamadık. Son ikiyüz yıllık süre zarfında “ifrat” ile “tefrit” arasında, uçların etrafında gezindik durduk. Rönesansı gerçekleştiren Batı âlemi, bizim felsefemizden ve tefekkürümüzden çok yararlandı. Lâkin biz, Batı’daki fikrî gelişmeleri taklitçi ve özentili bir bakışla tâkip etmek durumunda kaldık. Kısaca, koskoca bir medeniyeti cılız omuzlarımızda taşıyamadık.

           

İFRAT

            Batı’nın deyimiyle “hasta adam”ı kurtarabilmek için çeşitli çıkış yolları bulmaya çalıştık. Osmanlı’nın son döneminde, “Pan İslâmizm”, “Yeni Osmanlıcılık”, “Milliyetçilik” gibi görüşler ileri sürüldü. Avrupa’daki milletleşme cereyanları ve elde kalan coğrafyada yeni bir devleti kurma içgüdüsü birleşince, zorlu bir Millî Mücadele döneminden sonra Türkiye Cumhuriyeti, bir “millî devlet” (ulus devlet) olarak kuruldu.

            Yeni devleti kuran militer kadro, Osmanlı’nın son dönemindeki ittihatçı geleneğinden etkilenmişti. Tabiî bir tepki sonucu, saltanata, hilâfete karşı çıkıyor ve “muâsır medeniyet” olarak gördüğü Batı’nın kurumlarını getirmeye çalışıyordu. Bu arada, birçoklarının zihinlerinin gerisindeki dinî dogmalarla ilgili kesin değer yargıları, kurucu ekibi, din adamları ve dindar halkla karşı karşıya getirdi. Bazen mübalağalı bir “lâikçilik” ideolojisine dönüşen bu tavırları sebebiyle, “İslâmî Kimlik” tesirini kaybetti. Bunun yerini “Millî Kimlik” aldı. Millî devletin, vatandaşlığı ön plânda tutan siyasî ve hukukî kimliği ile ırka dayalı olmayan sosyal muhtevalı millî kimlik bağdaştırıldı ve ortaya “Türk Kimliği” çıktı.

X X X

            Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki tarih ve dil nazariyeleri (teorileri), aslında bu topraklardaki köklerimizi ve kültürümüzü araştırma gayretleriydi. Ancak çok abartılı ve bilimsellikten mahrumdular.

            1923-1950 arasındaki dönemde ortaya konan “resmî ideoloji”, siyasî ve doktriner mahiyetteki bazı dogmatik kalıplar içinde kalmıştı. Üstelik bu kalıplar halka zorla dayatıldı ve eğitim yoluyla yeni nesillere ezberletildi. Atatürk’ün en önemli ilkesi “çağdaşlık” olmasına rağmen, “Kemalizm”, çağın gerisinde bir ideoloji hâlinde “değişim”in önüne çıkarıldı.

            Bu dönemde, bütün dikta rejimlerinde olduğu gibi, bürokratik bir oligarşi, sistemin menfaatlerinden faydalandı; demokrasiye geçilmesine ve halka söz hakkı verilmesine mâni oldu.

X X X

            Hâlen tesirleri devam eden resmî ideolojiyi aynen savunanların iki paranoid sendromu vardır: 1. İrtica Sendromu. 2. Sevr Sendromu. Birincisine göre; Türkiye’de İslâmî hareketler artacak ve İran’dakine benzeyen bir din devleti kurulacaktır. İkincisine göre; Türkiye, Sevr Antlaşması’nda öngörüldüğü gibi bölünecek; birliğini ve bütünlüğünü kaybederek küçülecektir.

            Bu iki kuruntu yüzünden, yıllarca demokrasi ve insan hakları savunulamamış; rejime sık sık müdahalelerde bulunulmuş ve Türkiye’nin gelişmesi engellenmiştir.

           

            TEFRİT

            Bir aydın olarak ben bu ifrâta hep karşı çıktım. Demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini savundum. “İnsan Hakları Mitingi”nde konuşma yaptığım için hapis yattım. Hâlen de bu mütevazı köşemde, demokrasiyi, hürriyeti, hür düşünceyi ve insan haklarını savunmaya devam ediyorum.

            Lâkin, bu defa da “tefrit” ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin AB’ye girişi konusunda önümüzdeki hassas dönemi istismar eden bir takım aydınlarımız, AB raporlarındaki bazı tenkitleri kendilerine iş edinerek, “resmî ideoloji”ye karşı çıkma iddiasıyla, Türkiye’nin istinat ettiği bütün siyasî ve hukukî zemini, sistemli bir şekilde baltalamaya çalışıyorlar.

            Bir bakıyorsunuz, Başbakanlığın iyi niyetli (lâkin biraz da sâfiyâne bir şekilde) oluşturduğu “İnsan Hakları Danışma Kurulu”nu istismar edip şahsî görüşlerini “devletin resmî görüşü” gibi takdim etmeye çalışıyorlar. “Azınlık” kavramını kullanarak, o bölücü ve gülünç “Türkiyelilik” kimliğini oturtmaya çabalıyorlar. Verheugen’in ve DEHAP yöneticilerinin bile sözünü etmediği “sistematik işkence”den bahsediyorlar. Şimdi bir de “Ermeni meselesi”ni dillerine dolamaya başlıyorlar. Akılları sıra, bütün tarihî gerçekleri bir tarafa bırakarak bir de “Ermeni soykırımı” itiraflarına (!) kalkışmayı plânlıyorlar.

X X X

            Her zaman, herkesin, her şeyi, serbestçe tartışabilmesinden yana oldum. Lâkin bu kişilerin yaptığı, düpedüz bir “hakkın sûistimali”dir. Bu aydın geçinen bayanlar ve bayların görevi, asırlardır Batı’da birikmiş Türk ve Türkiye aleyhtarlığının sözcülüğünü yapmak mıdır? Tabiî ya, “mutlu azınlık” olarak öğrendiğiniz yabancı dillerle Batı’nın hazır düşüncelerini alıp kullanmak çok kolay olmalı... Batı tarafından ödüllendirilmek ve takdir edilmek az şey midir? Daha çok “Evropalı” görünebilmek için ver edersiniz fukara Türk’ün gözünün üstüne!... Hele bir de “eski tüfek” iseniz ve bilinçaltınızdaki devlet düşmanlığını, devletçiliğe karşı çıkan liberal kuzu postuna bürünmüş kurtlar gibi yaşatıyorsanız, sizlere söyleyecek daha çok sözümüz olacak...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ