VI. Mehmed Vahîdeddin Han

 

            Çocukken babamın anlattığı bir evliyâ hikâyesinden çok etkilenmiştim. “Hüsn-ü Hâtime” (Güzel son/Son nefeste iman) hakkındaki bu hikâyede, iki komşunun serencâmından bahsediliyordu. Birinci komşu, bütün ömrünü günah işleyerek geçirmiş ama öleceği gece pişmanlık içinde namaz kılıp Allah’tan affedilmesini dilemiş ve ruhunu teslim etmiş. İkinci komşu ise, hayatını ibadet ve taâtla tamamladıktan sonra, öleceği gece ibadeti terkedip “Ömrümü namazla niyazla geçirdim neye yaradı” diyerek gittiği meyhanede vefat etmiş. Rahmetli babacığım, “Söyle bakalım hangisi cennete, hangisi cehenneme gitmiş” diye sorup, benim itirazlarıma karşılık birincisinin cennete gittiğini söylerdi. Sevgili nineciğim de daima “Allah son nefeste imandan ayırmasın” diye duâ ederdi.

X X X

            Ecevit ile Demirel’in Sultan Vahîdeddin hakkında beyanlarını işitince, her nedense bu eski evliyâ darbımeselini hatırladım.

            Ecevit, Şeflik CHP’sinin, Osmanlı ve din düşmanı ekolünün tipik bir timsâli idi. Bütün ömrünü, katı bir “Cumhuriyetçilik taassubu” içinde, sağdaki siyasî rakiplerine “Atatürk düşmanı” ithamında bulunarak ve “Lâiklik elden gidiyor” âvâzesiyle geçirdi. Gerçi, “Karaoğlan”lı döneminde bir ara “tarihsel yanılgı”dan ve “gardrop Atatürkçülüğü”nden dem vurmuştu ama 80’inden sonra “Vahdettin hain değildir” diyeceği tuttu. Kısa bir müddet önce de, âdeta bir fikrî kopyası gibi olan eşi Rahşan Hanım da, Türkiye’de misyonerlik faaliyetlerinin arttığından bahsedip “AB’ye gireceğiz derken dinimiz elden gidiyor” diyerek bizi şaşkınlığa gark etmişti.

            Demirel, bütün siyasî hayatını dinî konularda popülist politikasıyla geçirdi. En fazla sayıda İmam Hatip Okulunu o açtı. Cemaatlerin oy tabanını kullanabilmek için olmadık şirinlikler sergiledi. Hattâ, Yeni Asya tarafından 1991’de yayınlanan “İslâm, Demokrasi ve Lâiklik” adlı kitapta, devletin meşrûiyetini dinî temele dayandırmakla izah etti. Türban hakkında da, daha sonraki görüşlerine taban tabana zıt bir şekilde, “Başörtüsü niye siyasî sembol olsun? Bu çocuklar inandıkları için başlarını örtüyorlar” diye ahkâm kesti. Lâkin, iki defa meşhur şapkasını alarak darbeyle başbakanlıktan ayrıldıktan sonra, 28 Şubat gecesi “hidayete”(!) erip darbecilere destek oldu ve 28 Şubat’ın ebedî olduğunu söyledi. Şimdi de Vahdettin tartışmasında, Ecevit’in “Vahdettin hain değildir” sözlerine karşı çıkarak “Bu yadırgatıcı bir beyandır. Tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır” diyor ve en az yüz yıl bu “referansa” ihtiyacımız olduğunu söylüyor.

            Türkiye’nin 40 yıldır niçin darbeler girdabında yuvarlandığını, neden dogmatik düşüncelerden ve resmî ideolojinin tutucu kalıplarından kurtulamadığını şimdi anlıyor musunuz değerli okuyucular?...

X X X

            Sultan Vahîdeddin Han, “VI. Mehmet” unvanıyla 36. ve son Osmanlı Padişahı’ydı. 4 Temmuz 1918’de Osmanlı tahtına oturduktan sadece dört ay sonra, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi imzalandı ve Osmanlı İmparatorluğu teslim oldu. I. Cihan Harbi’nin galibi Müttefik Filosu, bu tarihten birkaç gün sonra Kasım 1918’de İstanbul’a geldi ve Sultan Vahîdeddin’in esaret günleri başladı. 16 Mart 1920’de ise, bilindiği gibi İstanbul resmen işgal edildi. Kısaca, VI. Mehmed’in esaret altındaki saltanatı, 4 sene ve 4 ay sürdü. İmparatorluğun savaşa girmesinde ve tasfiyesinde onun hiç bir sorumluluğu yoktur. Tahta geçtiğinde, yeni teşkil ettiği Hükûmetin Bahriye Nâzırı Rauf Bey, Mondros’u imzalayan heyetin başkanıydı. Rauf Bey (Orbay), daha sonra Millî Mücadele’de Atatürk’ün de en yakınları arasında bulunmuştur.

            Sultan Vahîdeddin Han, bağımsız bir devletin başında olmadığı düşüncesiyle sakal bırakmadı. Ömrünün hiç bir deminde “hain” olmadı; bilâkis bir “vatansever” olarak yaşadı ve öldü. Veliahd sıfatıyla Avrupa’yı ziyareti esnâsında yâveri olan Mustafa Kemal Paşa’yı yakından tanımak fırsatı buldu ve Paşa aleyhinde “cumhuriyetçi” olduğu şeklindeki tezvîrata rağmen onu Millî Mücadele’yi teşkilâtlandırmak üzere, kendi imkânlarından malî kaynak sağlayarak Anadolu’ya gönderdi. İşgal altındaki bir ülkenin padişahı olarak çok zor şartlar altında, başlangıçta Millî Mücadele’yi destekledi.

            Lâkin, işgal kuvvetlerinin sadrazam yaptırdığı Damad Ferit Paşa’nın, Anadolu’da millî mücadeleyi yürütenler aleyhinde fetvâ alması ve 10 Ağustos 1920’de Sevr’in imzalanması, İstanbul ile Ankara’nın ilişkilerinin kopmasına sebep oldu. İngiliz baskısıyla ve Damad Ferit Paşa’nın tesiriyle de olsa, yapılan bu hatâlarda tabiatıyla Sultan Vahîdeddin’in de sorumluluğu vardır.

X XX

            Bu olaylardan az bir zaman sonra, Atatürk’ün Nutuk’ta Vahdettin’i tezyif edici beyanlarını doğru değerlendirmek lâzımdır. Bir defa Nutuk, bir tarih kitabı değildir. Adı üstünde bir devlet adamının “nutku”dur. Burada söylenenleri dogmatik bir şekilde tartışmasız kabul etmek, bilimsel bir yaklaşım sayılamaz. İkinci olarak, Atatürk bir devrim yapmış; bir devri kapatarak yeni bir devir açmıştır. Vahdettin aleyhindeki beyanları değerlendirilirken bu psikolojiyi anlamak gerekir. Üçüncü olarak, Atatürk’ün sözlerinde, aleyhindeki katl fetvâsının ve Sevr’in de tesiri olmuştur. Nihayet, Atatürk’ün bu beyanlarda bulunmasının doğru olmadığı da söylenebilir.

            Ancak bu tesbitler, Atatürk’ün büyüklüğünü ve Türk tarihindeki yerini aslâ değiştirmez. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Türk Milleti’nin millî sembolüdür.

X X X

            Lâkin, Atatürk gibi 1927’de değil, tam 78 sene sonra tarihî olayları dogmatik şekilde değerlendiren, kalıpçı ve oportünist “aydın”lara ne demeli?

            Vahdettin de, Atatürk de bu millete hizmet ettiler. Vahdettin, mağdur, mazlum, muzdarip olarak vatanı dışında vefat etti. Atatürk ise, yepyeni bir devlet kurarak Türk tarihine ismini altın harflerle yazdırdı.

            Bazıları ise, hâlâ bu millete ayakbağı olmaya devam ediyor.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ