Anayasa Mahkemesi Partisi

  

            27 Mayıs Darbesi’nden sonra, kayıtsız şartsız millete ait olması gereken egemenliğin başına iki “nöbetçi” dikildi: Birincisi, kendisine “durumdan vazife” çıkaran “darbeci güçler”; ikincisi ise kendisini, millî iradenin tecelligâhı olan TBMM’nin üstünde gören, kanunların üzerinde “yerindelik denetimi” yapan ve siyasî peşin hükümlerine göre parti kapatabilen Anayasa Mahkemesi...

            Türkiye’de, millî egemenlik ve demokrasi, bu iki kıskaç arasında sıkışıp kalmıştır.

            Cumhuriyet döneminin siyasî tarihi incelendiğinde, sadece 1950-60 arasındaki on yılda bu kıskaçların bulunmadığı ve millî iradenin tezahür edebildiği görülecektir. Ne yazık ki bu dönem çok kısa sürmüştür.

X X X

            Hani bir lâf vardır, “Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü” derler ya... Son aylarda “irtica avcıları”nı tahrik edecek herhangi bir hâdise vukûbulmamıştır. “Müslim Gündüz”ler, “Fadime Şahin”ler yoktur. İmam Hatipliler kaderine küsmüş uslu uslu oturmakta, YÖK İmparatorluğu bütün şatafatıyla saltanat sürmeye devam etmekte ve başörtülü kızlar üniversite kapılarında sürünmektedir. Siyasî iktidar, ilâ maaşallah “irtica paranoyakları”nı endişeye düşürecek en ufak bir kıpırdanış içinde bile değildir.

            Hâl böyleyken, evvelâ Amerikalı müttefiklerimiz, birdenbire AK Parti İktidarı’nın “irticacı” olduğunu hatırlamış(!); arkasından Yargıtay Başsavcısı, durup dururken “lâiklik karşıtları”na derslerini vermiş; derken çok sevdiğimiz “demokrat Hilmi Paşa” da, TSK’nın lâiklik konusundaki “hassasiyet ve kararlılığını” belirtmeden edememiştir. Kısaca, “Ulusal Egemenlik Bayramı”nı coşkuyla kutlarken, millî egemenlik gene kevgire döndürülmüştür.

            Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’in, emekliliğine iki ay kala yaptığı konuşma ise bütün bunların üstüne tüy dikmiştir.

X X X

            Bumin’in, Türk yargı ve demokrasi tarihine kara bir leke gibi düşen konuşması, aslında Anayasa Mahkemesi’nin bir yüksek yargı organı olmaktan çok, bir siyasî parti gibi faaliyet gösterdiğinin de delili olmuştur. Görevi, sadece kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek olan bir yargı merciinin Başkanı, siyasî iktidara “Siyasî avantaj sağlamaya yönelik davranışta bulunuyorsunuz” deyip, arkasından da, “Daha önce bunları yapan partileri kapattık, sizi de kapatırız” imasında bulunursa, bunun herhangi bir “yargı işlevi” ile ilgisi var mıdır? Bu ifade, ancak bir siyasî parti genel başkanına ait olabilir. Üstelik bu “siyasî parti”nin, rakip siyasî partiyi kapatma yetkisi de vardır.

            Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, Türkiye’deki yüksek yargı organları, kendilerini Millet’in ve TBMM’nin üstünde görerek faaliyette bulunmaya devam ederlerse, millet iradesine dayalı bir demokratik rejimin tesisi mümkün olamaz.

X X X

            Baştan aşağıya hukukî ve teknik hatâlarla dolu konuşmasında Bumin, başörtülü öğrencilerin eğitim hakkını engelleyen yasağı, kerameti kendinden menkul bir şeyh edâsıyla, TBMM’nin kanunla ve hattâ Anayasa değişikliğiyle dahi kaldırılamayacağını söylüyor. Buna gerekçe olarak da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni gösteriyor. Yüksek yargı organları mensuplarının uluslararası hukuka önem vermeyen tavrını, işlerine gelince nasıl da değiştirebildiklerini ibretle müşahade ettikten sonra şunları düşünüyoruz:

            1. Bizim hukukumuzda milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bu durumda, Bumin’in iddia ettiği gibi, nasıl olup da TBMM’nin üstüne çıkabilirler?

            2. Başörtüsü konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı, “yakın tehlikeye saygı” ile ilgilidir. Mahkeme, kararında “Bir ülke böyle endişeler taşıyorsa sınırlamalar getirilebilir” denilmiştir. Diğer bir deyişle, Anayasa Mahkemesi’nin mâhut gerekçesine atıfta bulunmuştur. Yarın bir başka kararda bu endişe olmadığı sonucuna varılması her zaman mümkündür.

            3. Defalarca yazdık; hâlen 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nun ek 17. maddesi yürürlüktedir. Buna göre, “Yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir”. Bu maddeden önce çıkarılan hüküm Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olup, bu hükmün “iptal gerekçesi”, daha sonra çıkarılan ek 17. madde iptal edilmemiş olmasına rağmen, kanun hükmü gibi geçerli sayılmaktadır. Halbuki, en ufak bir hukuk konseptine sahip olan bir yargıç şu gerçeği çok iyi bilir: “Mahkemelerin hüküm fıkrası bağlayıcıdır; gerekçenin bağlayıcılığı yoktur”.

            4. Anayasa Mahkemesi bu tavrıyla “yerindelik denetimi” yaparak Anayasa’yı çiğnemekte ve hukukun dışına çıkıp siyasî parti gibi davranmaktadır.

X X X

            Bu arada, siyasî iktidara da bir çift sözümüz var. Bu son çıkışı hariç tutulursa Mustafa Bumin, gelmiş geçmiş Anayasa Mahkemesi başkanları arasında, Ahmet Necdet Sezer dahil, en tarafsız Anayasa Mahkemesi Başkanı olmuştur. Anayasa Mahkemesi hakkında, bizce de isabetli olacak önemli Anayasa değişikliklerini ihtiva eden bir tasarı hazırlayıp Hükûmet’e sunmuştur. Bu tasarıda, Mahkeme’nin çalışmalarını hızlandıracak iki heyet teşkili, bireysel başvuru hakkı, TBMM’nin Anayasa Mahkemesi’ne 5 üye seçme imkânı ve üyelerin yaş sınırının 67’ye yükseltilmesi gibi olumlu değişiklikler vardır.

            Ne yazık ki, iktidar yetkilileri bu teklifi geri çevirmiş ve açıkça kendi kuyusunu kazmıştır. Bumin’in iki yıl daha Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak kalması ve teklif edilen değişikliklerin gerçekleşmesi, millî iradenin kösteklenmeden tezahürüne yardımcı olabilirdi. Bumin’den sonra Başkanlığa geleceklerin icraatı görülünce, bu yazdıklarımızın ne kadar doğru olduğu anlaşılacaktır ama iş işten geçmiş olacaktır.

X X X

            Fazla ümidimiz olmasa da hâlâ vakit varken, sözkonusu tasarının kanunlaştırılmasını tavsiye ediyoruz.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ