“Çeptır”ınızı Yesinler Sizin...

 

 

            Efendim, bu Pazar sizinle “dil özürlü” aydınlarımıza biraz takılalım mı, ne dersiniz?

            Daha dün bir bugün iki, AB’nin eşiğine adım atar atmaz, evvelâ dilimiz değişmeye başladı. 17 Aralık gecesi sabaha kadar devam eden, tekrarlardan ibaret, bıktırıcı televizyon programlarında, politikacılar, üniversite allâmeleri ve medya bülbülleri, bir ara iyice tozutup Türkçe ile İngilizce karışımı garip bir dille konuşmaya başladılar. Hepsinin de ağzında bir “derogeyşın” (derogation=kısıtlama) lâfı; çiğneyip duruyorlar.

            Derken, çok bilmiş bir medya mensubu hızını alamayıp “müzakere” yerine “negoşieyşın” (negotiation) deyiverdi. Muhatabı olan dümbelek kafalı aydın bozuntusu da, “Evropalı” olduğunu ve de lisan bildiğini gösterebilmek için bu gülünç “konverzeyşın” (conversation=sohbet)’ı sürdürdü. Arada bir “derogeyşın” yerine “degoreyşın” diyerekten AB muhabbeti yapıyorlardı: “Negoşieyşınlar sırasında derogeyşınlar kaldırılabilir. Önemli olan çeptır çeptır negoşieyşını sürdürebilmek. Sonunda vin vin olacaklar...”

X X X

            En çok da şu “çeptır” (chapter=bölüm, kısım, fasıl) lâfına kızıyorum. Özel bir anlamı olsa, haydi kullansınlar bakalım, dersiniz. Kaldı ki, özel kavramların yerine de kendi dilimizden kelimeler bulmalıyız. Bu “çeptır” kelimesi, düpedüz “bölüm” demek. Bölümden hoşlanmıyorsanız “kısım”ı, biraz daha oturaklı olsun diyorsanız “fasıl”ı da kullanabilirsiniz. Durup dururken “çeptır” diye ortada gezmenin âlemi var mı?...

            Ya “vin vin” (win-win= kazan-kazan)’e ne demeli? Zavallı halkımız bu züppece malûmatfuruşluk karşısında, dilini yutmuş vaziyette diplomasimizin vınlayan “aktör”lerini şaşkınlıkla seyrediyor. Geçen gün bir komşu teyzeye “Bizimkiler AB’de ne yapıyorlarmış?” diye sordum. “Vin vin yapıyorlarmış” cevabını verdi.

            Efendim, istatistikî bir yöntem olan “oyun teorisi” (game theory)’nin diplomasiye uygulanışında; “kazan-kazan” (win-win), “kazan-kaybet” (win-lose), “kaybet-kaybet” (lose-lose) gibi seçenekler var. Lâkin, “kazan-kazan” ihtimali, hiç bir zaman yüksek olamaz. Galiba “win-win”, bizim AK Partili “ballı” dostlarımızın iktidara gelişinde kullanılsaydı daha isabetli olurdu.

            Bir de, “win” diyebilmek için dudaklarını büzüp yuvarlayarak “w”yi İngilizce’ye uygun telâffuz çırpınışları var ki, güler misiniz, ağlar mısınız? Bunların yanında “Uvaşingtın” (Vaşington) diye inleyen spikerler halt etmişler... (Sahi, bu ukalâlar, neden ‘Londra’ yerine ‘landın’ (London), ‘Brüksel’ yerine Brasıls (Brussels) filân demezler ki?) Sen bu milletin asırlardır kullandığı “ha” ile “hı”nın, “ka” ile “ke”nin farkını ortadan kaldır; sonra kalk bir de dudaklarını müstehcen biçimlere sokarak “w”yi telâffuz etmeye çalış... Bereket versin ki, sevgili Başbakanımızın böyle bir sıkıntısı yok; harbiden “w”ye “v” deyip lâfa devam ediyor.

X X X

            Geçen gün Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın ile sohbet ederken, Başbakan’ın Türkçesini nasıl bulduklarını sordum. “Çok beğeniyoruz” cevabını verdi. Hakikaten Erdoğan, Türkçeyi son dönemdeki siyaset adamlarının hepsinden daha iyi kullanıyor. Kelime haznesi birçoklarına göre daha zengin.

            Bir devlet adamı için en değerli vasıf, ana dilini iyi bilmesi ve güzel kullanmasıdır. Devlet adamının yabancı dil bilmesi, ona bir üstünlük sağlayamayacağı gibi, bilmemesi de noksanlık sayılmaz. Bugüne kadar Türkiye, yabancı dilinden başka bir özelliğe sahip olmayan siyaset adamlarından fayda görmemiştir. Türkiye’de halkın idraki ve irfanı, artık yabancı dille konuştuğunu göstererek fiyaka yapan politikacıların tezgâhtarlığına kapılmayacak kadar yükselmiştir. Zaten, milletlerarası müzakerelerde yabancı dil bilen devlet adamlarının da kendi dillerini kullanmaları lâzımdır. Sömürge aydının aşağılık kompleksi, Türk Milleti’ne yakışmaz.

            Biz, Başbakan Erdoğan’ın yabancı dil bilmemesinden kat’iyen şikâyetçi değiliz. Erdoğan, güzel Türkçesi, vekarı, zekâsı ve sempatik hâliyle, Türkiye’yi milletlerarası münasebetlerde en iyi şekilde temsil edebilmektedir.

            Lâkin, Sayın Başbakandan bir ricamız var. Lûtfen, alışkanlıkla da olsa, dış temasların tesirinde kalarak yabancı kelimeleri kullanmamaya itina ediniz. “Fasıl” kelimesini haznesinde bulunduran ve artık “kazanmayı” kanıksamaya başlamış bir devlet adamına, “çeptır” demek, “vin vin” diye konuşmak hiç mi hiç yakışmıyor. Zaten bu lâfları söylerken, O’nun da pek benimsemediğini yüz ifadesinden anlıyorsunuz.

X X X

            Rahmetli Özal ve Sayın Demirel, özellikle dış gezilerden dönüşlerinde, günlük kullanılan bazı kelimelerin dahi İngilizcesini söyleyerek bizi çıldırtırlardı. Özal’ın “Bıradır Buş” (Brother Bush), “fifty-fifty”; Demirel’in “korrapşın” (corruption) deyişlerini; Çiller’in “crem de la crem” tâbirini hâlâ hatırlıyorum.

            Sayın Başbakanım, bizim monşerlerin tesirinde kalıp da o güzel Türkçeni bozma, olur mu?

            Unutma ki;

            “Bir gün akşam olur biz de gideriz

              Kalır dudaklarda şarkımız bizim.”

            Bu “şarkı”, dünyanın en âhenkli ve güzel dili olan Türkçeyle söylenecek...
 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ