Yargıtay’ın Kuruntusu

 

            Yazıma adaletin ve yargının önemine dair basma kalıp bir sözle başlamaktan hoşlanmıyorum. En iyisi, “Yargıtay Bildirisi”nden iktibas yapmak. Sitemlerle dolu bildirinin sonunda, “Bugün, devletin önemli kademelerinde görev alanların, yarın adaletin şefkatine sığınmak zorunda kaldıklarında; yaşamak isteyecekleri ortamı, onlara bağımsız, tarafsız ve adil yargı sağlayacaktır” deniliyor.

            Doğru da, bu güzel ve dokunaklı ifadeler, devletin önemli kademelerinde görev alan birisi olarak, geçmişte bendeniz için geçerli olmadı. Adaletin tarafsızlığına ve şefkatine sığındım; lâkin 28 Şubat’ın şiddeti, adaletin şefkatini bastırdı. İnsan Hakları Mitingi’nde başörtülü öğrencilerin haklarını savunduğum için hapishaneyi boyladım. Üstelik tahliyem sırasında yargı kararını eleştirdiğim için milyarlarca liralık tazminat ödedim.

X X X

            Yargıtay Bildirisi’ndeki şu ibareye aynen katılıyorum: “Yargıyı daima en güçlüye karşı, en zayıfı koruyabilecek kudret ve kuvvette tutmalıyız.” Ben bir Türk aydını olarak -uğradığım haksızlıklara rağmen- her zaman adaleti ve yargıyı savundum. Yargıtay Başkanı ile ilgili iddialar konusunda da, onu destekleyen yazılar yazdım.

            Yargıtay Bildirisi’ne, geçirilen sıkıntılı dönemin tepkilerinin yansıyacağını bekliyordum. Ancak, Yüce Yargıtay’ın tepkisini ortaya koyarken, bunun, yeni bir polemiğe sebep olacak sertlikte ve hukuk adamlarına yakışmayan bir uslûpta olacağını beklemiyordum.

            Türkiye’de medyanın nasıl haksız saldırılarda bulunabileceğini ve bazen yapılan çığırtkanlığın, âdeta bulaşıcı bir hastalık gibi nasıl sütunları ve manşetleri doldurabileceğini biliyoruz. Hattâ açılan bu kampanyaların zaman zaman “bağımsız yargı”yı nasıl tesir altında bulundurabildiğinin de farkındayız. Lâkin, koskoca “Yüce Yargıtay”ın hiçbir delile istinat etmeden, kulis dedikodularını resmî bildirisine aksettirerek, basın ve yayın organlarının “kişisel ikbâl ve istikbâl ya da ekonomik çıkar uğruna” bunu yaptıklarını ifade etmesi (üstelik “saptanmış” diyerek), en hafif tabiriyle ayıp ve yakışıksız olmuştur.

            Hem “yargı ve onun temsilcilerine” saygı gösterilmesini isteyeceksiniz; hem de medya ile polemiğe girmeye kalkışacaksınız. Birisi de kalkıp “Haydi kimler, ne çıkarlar sağlamış; açıklayınız bakalım!” deseler, ne cevap vereceksiniz?

X X X

            Ben şunu bir türlü anlayamıyorum; bu ülkede kimler “sistemli ve kararlı bir şekilde” Yargıtay’ı yıpratmaya çalışıyor? Bana lûtfen birisi anlatabilir mi? “Bakan, Milletvekili, TBMM Komisyon Başkanları” ya da basın-yayın kuruluşları, durup dururken Yargıtay’ı ne diye karalamak ve yıpratmak istesinler? Meselâ Adalet Bakanı, Yargıtay’ın yıpranmasını niçin istesin? Olayın başlangıcından itibaren, Başbakan da, Adalet Bakanı da, Yargıtay’ı töhmet altında bırakacak tek lâf etmediler. Hattâ bu yüzden Başbakan’ı da eleştirdik.

            Bu vehimler, kuruntular içerisinde, Yargıtay’ın öz eleştiride bulunması ve Bildiri’nin başında iddia ettiği gibi “Türk hukukunun geliştirilmesi yönünde çalışmalar” yapması mümkün değildir. Sırası gelmişken, Yargıtay’ın bu konudaki tek bir çalışmasını bana gösterebilir misiniz?

X X X

            Yargıtay’ın, Adalet Bakanı’nın dokunulmazlık şikâyetinden alınganlık gösterip, “hâkim teminatı” ile “yasama dokunulmazlığı”nı mukayese etmesi, başlıbaşına bir talihsizlik olmuştur. Türkiye’de hiç kimse, son derece lüzumlu olan “hâkim teminatı”na karşı çıkmıyor. Lâkin, siz kalkıp da “kendin pişir, kendin ye” misâli, suçsuz olduğuna gönülden inandığım Yargıtay Başkanı’nı Başkanlık Kurulu kararıyla aklarsanız; bu yaptığınız hukûken doğru da olsa, vicdânen kamuoyunu tatmin edemezsiniz. Bu da, Yargıtay’ın itibarına gölge düşürür.

            Anayasa’nın Yargıtay’ı düzenleyen 154. maddesinde bu konuda Başkanlık Kurulu’nun yetkisinden bahis yoktur ama 148. maddesinde Yüce Divan’ın savcılık görevini Yargıtay C. Başsavcısı’nın yapacağı hükme bağlanmıştır. Hem savcının, hem hâkimin aynı kurulda olduğu görülmüş şey midir? Bu görevi, gene Yargıtay’ın içinde olan Yargıtay Başsavcısı yapsa daha doğru olmaz mıydı?

X X X

Bildiride, yargı erkinin yasama erki ile hasmâne ilişkiler, en azından rekabet içinde gösterilmesini de garipsiyoruz. Türkiye’de, “kuvvetler ayrılığı”nın bulunduğu parlamenter demokratik sistem uygulanmaya çalışılıyor. Elbette “yargı erki”, devleti meydana getiren üç kuvvetten biridir. Ancak, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve “yasama erki”nin de bunun tezahürü olduğu unutulmamalıdır.

Bu sistemde, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milletvekilleri, Yüksek Yargı Organı Başkanları, hâkimler, savcılar, generaller; kısaca hiç kimse “lâyüsel” (hesap sorulmaz) değildir. Hâlen eski bir başbakan ve bakanları Yüce Divan’da yargılanmaktadır.

Nasıl ki, askerin elindeki silâh ondan hesap sorulmasını engellemezse, hâkimin elindeki adalet terazisi de onu lâyüsel kılmayacaktır.

X X X

            Türkiye’de, âcilen bir “Yargı Reformu”na ihtiyaç var. Yargının ve yargı mensuplarının itibarını arttırmak mecbûriyetindeyiz. Ancak “Yüce Yargıtay”, bunun en önemli çâresinin özeleştiri ve câmia içinde alınacak tedbirler olduğunu unutmamalıdır.

            Son olarak, hukukçu dostlarıma bir hatırlatmada bulunmak istiyorum: “Hukukun üstünlüğü”, “hukukçunun üstünlüğü” demek değildir.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ