OSMANLI MEMALİKİ’NDE DEVRİALEM -2- 

 

            Pırıl pırıl bir Balkan sabahında, Makedonya’nın Arnavutluk sınırında Ohri Gölü’nün kıyısındaki Struga’dayız. Yıllardır geleneksel “Şiir Günleri”nin yapıldığı bu şipşirin şehir, Ohri gibi minarelerle bezenmiş. Gene Ohri’dekinin benzeri bir Halvetî dergâhının kahve ocağında kahvelerimizi yudumlayıp Arnavutluk sınırına dayanıyoruz.

            Arnavutluk, tabiî güzelliklerle dolu dağlarla kaplı bir ülke. Tam 45 sene komünist diktatör Enver Hoca’nın, Sovyet rejiminde bile görülmeyen zulmü altında inlemiş bu güzel memlekette doğru dürüst bir yol göremiyorsunuz. Sanayi şehri Elbasan ile başkent Tiran arasındaki 48 km.lik yolu ancak iki saatte gidebiliyorsunuz. 600 yıl önceki ecdâdın istihkâmcılarından sonra, yolların yapımını Türk firmaları üstlenmiş ama Arnavutlar bunların yavaş çalıştıklarından şikâyetçiler.

            Tiran’da, şehrin tam merkezinde, harikulâde güzellikte bir Osmanlı Saat Kulesi ile Ethem Bey Camii yükseliyor. Makedonya’da Alaca Camii’ndeki tezyinatı aynen bu muhteşem camide de görüyorsunuz. Enver Hoca’nın yıkıcılığı, bereket versin ki bu eserlere uzanamamış. Cemaatten bir yaşlı Arnavut, Türk olduğumuzu öğrenince bize sarılıyor ve yarım yamalak Türkçesiyle “Biz de Osmanlıyız” diyor.

X X X

            Arnavutluk’tan sonra Kosova’ya geçiyoruz. Kosova Özerk Bölgesi, birkaç yıl önceki kanlı olaylardan sonra Birleşmiş Milletler kontrolüne geçmiş. BM yönetiminin ilk icraatlarından biri de, Türkçe’yi resmî diller arasından çıkarmak olmuş. Prizren, her türlü özelliğiyle tam bir Türk-İslâm şehri. Yeri gelmişken söyleyelim; Osmanlı dönemindeki göçler bir yana, sadece son yarım asırlık göçlere mâni olabilseymişiz, bugün Makedonya, Kosova ve bir çok Balkan ülkesinde Türk nüfusunun oranı yarıdan fazla olurmuş. Meselâ; 1950’lilerin başında yüzde 70’i Türk olan Ohri’de bugün bu oran yüzde 8’e düşmüş.

            Prizren’deki câmileri, tekkeleri, medreseleri, külliyeleri gezmekle, görmekle bitiremiyoruz. Son katliâmda Kosova 50 bin şehit vermiş; yüzlerce tarihî eser yerle bir edilmiş. Lâkin Prizren, hâlâ bir Osmanlı şehri olmaya devam ediyor. Bu arada, Kosova ile hemen hiç ilgilenmeyen Türkiye’nin ihmali neticesinde, Türkler üzerinde yoğun bir “Arnavutlaştırma” politikasının uygulandığına da işaret etmek istiyorum.

            Ayrıca, Prizren’deki “Türk Taburu”nun gönülleri nasıl fethettiğinden de bahsetmem lâzım.

X X X

            Priştine’deyiz. Şehrin, Sancak’a doğru çıkışında Sultan Murâd-ı Hüdâvendigâr’ın türbesi bulunuyor. Osmanlı Sultanı I. Murad’ı, bütün evlâd-ı fâtihan dedeleri olarak kabul ediyor. Savaş meydanında şehâdet mertebesine erişen tek Osmanlı Padişahı olan Sultan Murad’ın 28 Ağustos 1389 günü Haçlı Ordusu’na karşı kazandığı Kosova Zaferi, Osmanlı’ya Balkanlar’ın ve Avrupa’nın yolunu açmış.

            Oğlu Yıldırım Bayezid tarafından “Meşhed-i Hüdâvendigâr” adıyla yaptırılan Türk bayraklarıyla dolu türbenin içine giriyoruz. Şehid Padişah’ın sandukasından teshir edici, harikulâde bir koku yayılıyor. Bizi gezdiren, Prizren eşrafından Hacı Bey, sandukanın baş kısmına sarılarak “Ah dedem, benim dedem, bizi kimlere bıraktın!...” diyerek sarığını öperek ağlıyor. Artık biz de gözyaşlarımızı tutamıyoruz.

            Türbenin önündeki 700 yıllık dut ağacı ortasından ikiye ayrılmış. Hacı Bey, bunun Anadolu’yu ve Rumeli’yi işaret ettiğini söylüyor. Sultan Murad Hân’ın ilk türbedârı, Buharalı Ali Hacı imiş. Türbedarlık vazifesi 7 asırdır babadan oğula geçerek devam etmiş. Ziyaretimiz esnâsında orada bulunmayan türbedârın eşi Sancak’lı Emine Hanım, “Benim beyim has Türk’tür; büyük dedesi Buhara’dan gelmiştir” diyor gururla... Burada ayrıca, II. Abdülhamid’in, türbeyi ziyarete gelenler için yaptırdığı Selâmlık binasını ve Sultan Reşad’ın çeşmesini de görüyoruz.

            Lâkin, beni en fazla duygulandıran, türbe hakkındaki bilgileri edindiğimiz broşürün, “Kosova Türk Tabur Görev Kuvvet Komutanlığı” tarafından hazırlanmış olmasıydı. Mehmetçik, 700 yıl sonra Rumeli’deki “dedesine” sahip çıkıyordu...

            Murâd-ı Hüdâvendigâr’a veda edip Sancak’a doğru giderken Hacı Bey, heyecanla Kosova Zaferi’ne ait bir menkîbeyi anlatıyordu: Sultan Murad, ordusunun başında savaş meydanına doğru ilerlerken, birden atından inmiş ve yoluna yürüyerek devam etmiş. Uzunca bir müddet yaya olarak menzile giden askerler yorulmaya başlamış, bunun üzerine, Lalası Sultan Murad’a gidip, “Hünkârım, tekrar atınıza binerek devam etseniz, asker yoruluyor” deyince, Padişah cevap vermiş: “İyi ama Lala, önümde Resulullah Efendimiz yürürken, ben nasıl ata binebilirim?...”

X X X

            Sabaha karşı ünlü Drina Köprüsü’nü seyrederek Saraybosna’ya geldiğimizde ezan okunuyordu. Cami sayısının 70’den fazla olduğu Saraybosna’da huşû içinde kılınan bir sabah namâzı ve yüzbinlerce şehîdin ruhuna okunan fâtihalar... Kendimizi sanki Anadolu’nun tarihî bir şehrinde zannediyoruz. Bursa’da Ulu Cami’de  kılınan bir sabah namazı ancak bu kadar huzur verici olabilirdi.

            Saraybosna, tam bir İslâm, Türk ve Osmanlı şehri. Ecdâd bu güzel beldeye öylesine damgasını vurmuş ki, ne Avusturyalıların şâşaalı binaları, ne tek tük kiliseler, ne de acımasız Sırp bombardımanı, Saraybosna’nın Osmanlı hüviyetini değiştirememiş. TİKA Temsilcisi ve evlâd-ı fâtihandan Davut Nuriler Beyefendi, Osmanlı’nın mirâsını özümsemiş bir aydın sıfatıyla anlatıyor. Gazi Hüsrev Bey Medresesi’nin, hiç aksatmadan beş asırdan fazla bir zamandır eğitimi devam ettirdiğini söylüyor. Bu yıl eğitime başlamasının 530. yıldönümünü kutlamışlar.

Bosna’da ilk caminin İstanbul’un fethinden önce yapıldığını biliyor muydunuz? Camiler, medreseler, hanlar, hamamlar dolu şehrin merkezindeki bedesteni ve çarşıyı gezerken Saraybosna’daki Türk Taburu’ndan Mehmetçiklerle karşılaşıp sarmaş dolaş oluyoruz; birlikte hâtıra fotoğrafı çektiriyoruz. Hem Prizren’de, hem de Saraybosna’da Türk taburları hakkında çok güzel şeyler söyleniyor. Mehmetçikler câmiye gidiyor, oruç tutuyor ve halkla hemhal oluyorlarmış. Komutanlar da, Ramazan’da iftar dâvetleri tertip ediyor ve halkın değerlerini paylaşıyorlarmış. Türk askerleri, subay, astsubay ve erleriyle, tek kelimeyle “halkın sevgilisi” olmuşlar. Gururla gözlerimiz yaşarıyor ve içimizden “Keşke Anavatan’da da aynısı yapılabilse” diye geçiriyoruz.

X X X

            Saraybosna’dan ayrılmadan, büyük Osmanlı mütefekkiri, filozof, mücahit lider Aliya İzzetbegoviç’in, Bosna’lı askerlerin nöbet tuttuğu kabrini ziyaret ediyoruz.

            Buradan Mostar’a geçiyoruz. Daha önce, sizlere Mostar Köprüsü’nün açılışı münasebetiyle, bu muhteşem Osmanlı şehrini anlatmıştım.

            Sonra da Tuzla üzerinden Zagrep ve Ljubliana’ya gidip turumuzu tamamlıyoruz.

X X X

            Sevgili okuyucular, bu millet büyük bir millet; bu devlet büyük bir devlet...

Bu milleti ve bu devleti taşıyabilmek için de gönül gözü açık kocaman bir yürek gerek...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ