Ben Darbelerin Çocuğuyum

 

            Sevgili okuyucular, hani ‘acıların kadını’, ‘acıların çocuğu’ var ya; bendeniz de ‘darbelerin çocuğu’yum. 1960’lı yıllarda kemale ermiş olan bizim neslimizi ‘68 Kuşağı’ yerine ‘Darbeler Kuşağı’ olarak adlandırmak daha doğru olur. 28 Şubat’ın yıldönümü arefesindeki bu Pazar sohbetinde 1960 sonrası ‘darbeler dönemi’nin acı tatlı hatıralarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

            Darbeler Zinciri

            Türkiye, on senede bir ortaya çıkan darbelerden çok zarar görmüştür. Türkiye’nin geri kalmışlığının altında yatan esas sebep budur. 27 Mayıs’ın  en kötü tarafı, bir ‘darbeler zinciri’nin başlangıç halkasını teşkil etmesidir. Atatürk ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın askeri siyaset dışında tutma politikası 27 Mayıs 1960 tarihinde ilk olarak bozulmuş; 27 Mayıs ile birlikte, CHP’nin de tahrikleriyle ordu, ne yazık ki siyasetin bir rüknü hâline getirilmiştir.

            Nitekim, daha önceki ufak tefek başarısız darbe teşebbüslerini saymazsak, 12 Mart 1971’de TSK komuta kademesi tarafından verilen muhtırayla on yıl sonra ikinci askerî müdahalede bulunulmuş; bunu gene on yıl arayla 12 Eylül 1980’de yapılan darbe takip etmiştir. Darbeciler tarafından ‘maiyetteki’ emre âmâde sözde bilim adamlarına yazdırılan ve utanmadan bayramı kutlanan ‘1961 Anayasası’, gene darbeciler tarafından ilga edilmiş; bu defa gene gayrı meşru ‘1982 Anayasası’ bir darbe anayasası olarak yürürlüğe konulmuştur.

            28 Şubat 1997’deki post modern(!) ‘üstü örtülü’ darbe de, aslında 27 Mayıs ve 12 Eylül’ün bir devamından ibarettir. Bu defa, 27 Mayıs’taki ‘Millî Birlik Komitesi’ ile 12 Eylül’deki ‘Millî Güvenlik Konseyi’nin yerini, arkasında illegal ‘Batı Çalışma Grubu’ cuntasının bulunduğu o zamanki ‘Millî Güvenlik Kurulu’ almıştır. Zihniyet, gene aynı jakoben zihniyettir: “Cumhuriyeti ancak biz koruruz. Bizden başka Atatürkçü yoktur. Halkın seçtikleri irticaya açıktır. Cumhuriyet’in laiklik ilkesi tehlikededir. İç Hizmet Kanunu bize Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi vermiştir. O zaman biz de gerekli gördüğümüzde müdahale eder görevimizi yaparız”.

            Biz de diyoruz ki, bu nevi vesayetçi bir zihniyetle mahcur demokrasimizin rüştünü ispat etmesi imkânsızdır.

            “Seni Buraya Tıkan Güç Böyle İstedi”

            ‘Darbelerin çocuğu’ olarak beni en fazla üzen şey, güç karşısında eğilen ve yaltaklananların yaptıkları olmuştur. Bir de, bu zulüm karşısında başlarını dik tutamayanların hâllerine üzülmüşümdür. Ciğeri beş para etmeyen bir darbecinin karşısında takla atan profesör, savcı, hâkim, gazeteci, iş adamı manzaraları beni hep tiksindirmiştir.

            27 Mayıs’ta koskoca ord. profların cübbeli dalkavukluğunu, “kıyma makinalarında kıyılan gençler” diye manşet atan gazeteleri ve Yassıada Mahkemesi Başkanı Salim Başol’un merhum Menderes’e, “Seni buraya tıkan güç böyle istedi” deyişini hiç unutamıyorum. Milletin sevgilisi durumuna gelen Menderes’in, bu siyasallaştırılmış hukukun ceberut temsilcilerine, her zamanki nezaketiyle “Reis Beyefendi Hazretleri” şeklindeki hitabı ve ezik hâli karşısında kahrolurdum. Lise 2. sınıf öğrencisiyken, Menderes’in idamından sonra herhangi bir taşkınlığıma mâni olmak için rahmetli babacığım beni odama hapsetmişti.

            Bir Şapkanın Serencamı

            12 Mart Darbesi esnasında, 25 yaşında, politikayla yakından ilgilenen ve AP’yi tutan bir planlama uzmanıydım. Muhtıra verilince oda arkadaşım Mehmet Dülger ile beraber Başbakan Demirel’e gidip muhtıracı generalleri görevlerinden almasını, hiç değilse kararnamelerini Çankaya’ya göndermesini söylemek istedik. Fakat biz kendisine ulaşamadan ‘şapkasını’ alıp gittiğini öğrendik. Menderes’in ‘Yassıada Engizisyonu’ karşısındaki hâlinden sonra ikinci büyük sükût-u hayali yaşıyordum.

            Elindeki çoğunluk iktidarına rağmen 27 Mayıs’ın hesabını soramayan Demirel, 12 Mart ve 12 Eylül’e dûçar ve 28 Şubat’ın zebunu oldu. Meşhur şapkasını iki defa darbecilere kaptırdıktan sonra 28 Şubat’ta başına darbeci şapkasını geçiriverdi ve böylece koltuğunu muhafaza etmeyi başardı. Son günlerde de, AK Parti İktidarı’na ‘MGK Yolu’nu tavsiye ederek aba altından deynek gösteriyor ve yeni bir 28 Şubat’a ışık tutuyor.

            Darbeciler Reformlara Pek Meraklıdır

            Efendim, 12 Eylül Darbesi Türkiye’yi yakaladığında, bendeniz henüz 35 yaşını doldurmamış, çiçeği burnunda bir Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı idim. Darbeyi önceden öğrenip Başbakan Demirel’e haber verdim ama o şapkasını çoktan paketlemişti bile... Merhum Özal da ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı yapılınca, darbe döneminin Başbakanı tonton Bülent Ulusu amiralime kırk gün kadar Başbakanlık Müsteşarlığı yaptım. Çok zor günlerdi. Benim sert ve isyankâr tavrım karşısında Ulusu babacan ve olgun bir şekilde davranıyor, istifama izin vermiyordu. Yapılan hatalara itiraz ettiğimde, sık sık “Hasan Celâl Bey, ben Konsey’in başbakanıyım, emirlere uymak zorundayım” derdi.

            Darbeciler reform yapmaya pek meraklıdırlar ama her defasında ellerine yüzlerine bulaştırırlar. Darbecilerin ‘buzlar çözülmeden’ yaptıkları tek doğru reformu gösteremezsiniz. 12 Eylül sonrasında da Millî Güvenlik Konseyi (Cunta Kurulu), devlet teşkilâtında reform yapmaya kalkıştı. O günlerde Konsey’in etrafını hep sol görüşteki bürokratlar ve Ecevit’in müşavirleri doldurmuştu. Ulusu Paşa’ya bunun yanlışlığını söyleyince, benden de isim listesi istedi. Ben de, Mehmet Dülger, Vahit Erdem, Kutlu Savaş, Mustafa Keten, Teoman Güner’in de bulunduğu bir liste verdim.

            Lâkin, Konsey’in hazırladığı idarî reform taslağı bir felâketti. Başbakanlık ve bakanlıklar, Genelkurmay Başkanlığı ile kuvvet komutanlıklarına paralel şekilde tasarlanıyor ve bürokrasi içinden çıkılmaz hâle getiriliyordu. Oturup modelin yanlışlıklarını gösteren sıkı bir rapor hazırladım. Ancak toplantıdan bir gece önce bir kalp krizi geçirip Yüksek İhtisas Hastanesi’ne kaldırıldım. Devlet teşkilâtını tarumar edecek tasarı beni o derece ürkütmüş ki, sabaha karşı hastaneden kaçtım ve Başbakanlığa gelip karşı tezimi savundum.

            Bir Sivil İtaatsizlik Macerası

            28 Şubat Darbesi sırasında, karınca kararınca bir dürüstlük ve fazilet mücadelesi vermeye çalışan YDP’nin Genel Başkanı’ydım. Lâkin, bizim fukara uğur böcekleri (YDP’nin amblemiydi), 4 Şubat’ta yürütülen tanklara ve 28 Şubat dayatmasına karşı aslanlar gibi mücadele etti. O dönemde, üç senede karayoluyla yaklaşık 500 bin km. katettim ve Türkiye’nin her yerinde 1276 konferans verdim. 28 Şubat’ın siyasallaştırdığı hukuk, hakkımda 100’den fazla dâvâ açtı ve sonunda soluğu hapishanede aldım.

X X X

            Dedim ya, “Biz darbelerin çocuklarıyız”. Lâkin, 21. asrın başında yeni nesillerin bu rezaletleri yaşamasını ve Türkiye’nin yeniden darbelerin girdabında yuvarlanmasını istemiyoruz.

_______________________________

Açıklama: Perşembe günkü yazımın sonunda Org. Yaşar Büyükanıt Paşa’nın 23 Mart günü Emniyetçilere verdiği yemeğin sebebini merak ettiğimizi yazmıştık. Genelkurmay’dan açıklama geldi. O tarihte Küresel Terör Toplantısı yapılacağı ve akşamına da yemek verileceği söylendi. Merakımız zail oldu, teşekkür ediyoruz.

 

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ