Bu Memleketin Kabadayıları

 

 

            Sevgili okuyucularım, “Bu memleketin gerçek kabadayıları kimlerdir?” diye sorsam, bana ne cevap verirdiniz? “Kurtlar Vâdisi”ni çok seyreden bazılarınız hemen, mafya-istihbarat karışımı rolündeki “Polat Alemdar” cevabını verecektir. Bazılarınız da, rakip takıma şişe fırlatan, düğünde aşka gelip tabanca sıkan, trafik polislerine efelenen “milletvekilleri”nin kabadayı olduklarını söyleyeceklerdir. On yılda bir askerî müdahaleden bîzar olanlar “askerler”i, yetkisini aşarak yerli yersiz beyanat vermelerinden bıkkınlık getirenler de “yüksek yargı organları başkanları”nı memleketin gerçek kabadayıları olarak göstereceklerdir. Deniz Baykal’a kalırsa da tek kabadayı, herhalde R. Tayyip Erdoğan olacaktır.

            Boşuna yorulmayınız değerli okurlarım, bu memleketin gerçek kabadayıları “YÖK’çüler”dir.

            Savulun Karacübbeliler Geliyor!

            Siz Anayasa’nın yüksek öğretim kurumlarını düzenleyen 130. maddesindeki, “Üniversiteler ve buna bağlı birimler, Devletin gözetimi ve denetimi altında olup, güvenlik hizmetleri Devletçe sağlanır” hükmüne hiç aldırmayınız. Çünkü bizim Yökçüler lâyüseldir; yani kendilerine aslâ ve kat’â hesap sorulamaz. Lâkin onlar hep hesap sorar; Meclis, Hükûmet filân takmazlar. Çünkü arkalarında dağ gibi Cumhurbaşkanları, sıkıştıkça arşınladıkları komutanlık koridorları ve haklarında kanun sevkedilince bildiri yayınlayan Genelkurmay Başkanlığı vardır.

            Anayasa Mahkemesi’yle paslaşır, Danıştay’la koklaşır, Yüksek Yargı Organlarını kafese alırlar.

            Onlara göre “millî irade”, kayıtsız şartsız egemen değildir. Kendilerini TBMM’nin üzerinde görürler. Hâlen yürürlükte olan 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’ndaki kılık kıyafet serbestliği hükmüne aldırmaz; Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesindeki icraî değeri olmayan bir ifadeyi yürürlükteki kanunun üstünde addederler.

            Üniversiteyi “kamusal alan” ilân edip “kamusal alanların yegâne kabadayısı” sıfatıyla, kurûn-u vüstânın feodal senyörlerine taş çıkartacak, engizisyon papazlarına parmak ısırtacak şekilde, mâlikâneleri olan üniversitelerde hüküm sürerler.

            Aman sakın menfaatlerine ilişmeyiniz ve bu mutlak egemenliklerini sınırlamaya kalkmayınız. Hemen karacübbelerini giyerek sokağa fırlayıp -tabiî ki izin almaya tenezzül etmeden- gösteri yürüyüşü yaparlar ve soluğu Anıt Kabir’de alırlar.

            Cumhuriyet, Lâiklik ve Atatürk Tâcirleri

            Efendim, bizim dev memelerinde cüceler emziren şu garip memleketimizde, en fazla istismar edilen, alınan satılan ve âdeta birer ticarî metâ hâline getirilen mefhumlar, ne yazık ki Atatürk, Cumhuriyet, Lâiklik gibi üzerinde itinayla durulması gerekli olanlardır. Şöyle bir düşünürseniz, din istismarı yapanlardan çok, lâiklik istismarı yapanları görürsünüz.

            CHP okulundan yetişen siyaset simsarları da, sağ iktidarları karalamak için önüne geleni, yerli yersiz Atatürk, Cumhuriyet ve lâiklik düşmanı ilân etmişlerdir. Tıpkı bir zamanlar dağarcığı boş sağcı politikacıların rakiplerini komünist, dinsiz, imansız ilân ettikleri gibi...

            Lâkin bu istismarın en tehlikelisi, bu kavramların ticarete, hattâ hukuk dışı uygulamalara ve yolsuzluklara âlet edilmesidir. Özellikle ara rejimlerde Atatürkçü, Cumhuriyetçi ve lâik geçinerek “malı götürenler”in hikâyeleri fısıltı gazetelerinin manşetlerini doldurmuştur. Foyası meydana çıkıp da nasıl bir yolsuzluk çetesi kurdukları artık iyice anlaşılan Uzanlar, yolsuzlukları ortaya çıkmaya başlayınca kendilerini Atatürkçü ve lâik ilân ederek, televizyonlarının ekranlarına “Cumhuriyet için” diye slogan yazdırmışlardı.

            Bu gibi olaylarda, Aziz Nesin’in çok eskiden okuduğum bir mizah hikâyesi aklıma geliyor. Hikâyede rüşvetçi bir kaymakama baskın yapılacak. Kaymakam son anda bunu öğrenince yakalanmamak için rüşvet aldığı paraları saklamak istiyor. Nasıl olsa oraya ilişemezler düşüncesiyle paraları makam odasındaki Atatürk resminin arkasına saklıyor. Hikâyenin sonunda, kendisini bu sâyede kurtaran Kaymakam’ın, Atatürk resmi önünde diz çökerek bir teşekkür edişi var ki, aklıma neler getiriyor bir bilseniz...

            Anayasayı Takmayan Anayasa Profesörleri

            Anayasa’nın “yargı” bölümünün ilk maddesi olan 138. madde, “Mahkemelerin bağımsızlığı”nı düzenler. Buna göre; “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz”. Ayrıca, “Görülmekte olan bir dava hakkında(...) herhangi bir beyanda bulunamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır(...)”

            Dedik ya, bu “Yökçü takım” tamamen lâyüseldir ve hattâ Anayasa’nın da üstündedir. Kendilerini, 138. maddede sayılan “organ, makam, merci ve kişi” olarak görmezler; onlar maddede sözü edilen “yasama ve yürütme organları”nın da “idare”nin de üstündedirler. Yoksa, “Rektörler Komitesi”nin toplanıp Anayasa’nın bu hükmünü ve TCK’nın 288. maddesini hiçe sayan bildiri yayınlayabilmesi mümkün müdür?

            Aksi halde, YÖK Başkanı’nın XIV. Lui edasıyla, kendisini devlet sayarak Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi kararına karşı rektörleri “Cumhuriyet’e sahip çıkmaya” çağırması düşünülebilir mi?...

            Yeni Bir “Vak’a-yı Hayriye” Lâzım

            Sevgili Hocam, gerçek ve eli öpülesi ilim adamı olan Prof. Dr. Sabahattin Zaim’in başkanlığındaki bir heyetten tezimi verdikten sonra, vakti gelince o günkü DMMA mevzuatına göre bendenize doçentlik tevcih edilmek istendiğinde reddetmiştim. Ne kadar isabetli karar verdiğimi şimdi daha iyi anlıyorum. Tam ve yarım zamanlı öğretim görevlisi olarak 16 yılda yetiştirdiğim binlerce öğrenciye emeklerim helâl olsun. Lâkin, Yökçü tâifesinin bu hâlini görünce, öğretim elemanı, eğitim uzmanı ve eski bir Millî Eğitim Bakanı olarak kahırlanmaktan başka elimden bir şey gelmiyor.

            Türkiye’nin huzurunu bozan, mahkemelerin bağımsızlığı üzerine gölge düşüren, eğitim ve öğrenim hakkını çiğneyen, bilimi ve araştırmayı sıfıra indirip üniversiteyi kışlaya çeviren ve her fırsatta kazan kaldıran YÖK’ün yeni bir “Vak’a-yı Hayriye” ile lağvedilmesinin artık vakti gelmiştir.

            Şu rezalete bakınız: Sırf Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’i yıpratmak ve bal gibi siyaset yaparak iktidarı yaralamak için, daha önce bütün teferruatıyla anlattığımız komployu kuranlar, ilk “intihal” iftiralarından netice alamayınca şimdi de ikinci “hayâli intihal” iddialarıyla ortaya çıkmışlardır.

            Bu konuda yürütülen disiplin soruşturması sonuçlanmadan, Prof. Dinçer’in suçlu bulunduğu ve akademik unvanlarının alınacağı haberi basına sızdırılıyor; en kötüsü de disiplin soruşturması Van Rektörü hakkındaki tutuklama kararı ile irtibatlandırılıyor. Bundan daha büyük bir “insafsızlık” ve “vicdansızlık” düşünebiliyor musunuz? Sorarım sizlere, Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Başbakanlık Müsteşarı’nın emrinde midir?

            Üzülmeyiniz Prof. Dr. Ömer Dinçer! Bu beşik ulemâsı, “ihaleye fesat karıştırma” ve “eski eser kaçakçılığı” sanığı Rektör Aşkın’ın intikamını, akademik unvanlarınızı gasp ederek almaya kalksa da, siz daima bu milletin “gönlünün profesörü” olarak kalmaya devam edeceksiniz...

            Hindi Soykırımını Kabul Ediyoruz

            Sizi tebessüm dahi ettiremeden bu Pazar sohbetinin de sonuna geldik sevgili okuyucularım. Lâkin, konumuzla yakından bağlantılı olmamasına karşılık, son günlerde internette dolaşan bir espriyi naklederek bu eksikliği telâfi etmek istiyorum. Ne de olsa üniversiteyle de ilgili sayılır:

            Efendim, Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile müzakerelerin devam edebilmesinin, ancak Türkiye’nin Manyas’ta işlediği “Hindi Soykırımı”nı tanıması ve kabulü hâlinde mümkün olabileceği konusunda karar almaya hazırlanıyormuş. Boğaziçi, Bilgi ve Sabancı üniversitelerinin Soros Vakfı desteğiyle düzenleyeceği panelle, Türk aydınları(!) resmî tarih dışında bu konuda yeni açılımları tartışacaklarmış. Nobel ödülü aday adayı Orhan Pamuk da, en az 1 milyon hindinin ve 500 bin tavuğun Türkler tarafından soykırıma uğratıldığını iddia etmiş.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ