Leküm, Dîniküm Veliye Dîn

 

 

            Kur’ân­-ı Kerîm’in son sûrelerinden “Kâfirûn Sûresi”nin son âyetinde Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: “Leküm, dîniküm veliye dîn” Yani, (De ki) sizin dininiz size, benim dinim banadır”.

            Lâikliği, ayrı bir din gibi görüp “lâisizm” hâline getirenleri düşününce, aklıma hep bu âyet-i kerîme gelir.

X X X

            19. yüzyılın pozitivist cereyanlarıyla çalkalanan sözümona “aydınlanma çağı”nda, yeni bir “tanrı” yaratıldı. Yeni devrin çağdaş putu “bilim”di. Fransız İhtilâli’nin din aleyhtarı jakoben tavrı, Darwinist kolaycılık, Freud’çu ahlâk ve Marx’ın materyalizmi ile birarada, kilisenin asırlar süren taassubuna başkaldırarak yeni putlarını ilân ettiler. Özellikle aydınlanma felsefesinin beşiği olan Fransa’da, kilise uhrevî uzlete terkedildi.

            Batı Dünyası’ndaki her değişmeyi yarım asır gecikerek yaşadığımız Türkiye’de, 60’lı yıllardaki üniversite hayatım sırasında; din öcüleştirilmiş, bilim idollaştırılmış ve lâisizm yeni bir din hâlinde takdim edilmişti. Bertrand Russell’ın bilim felsefesi konusunda yazdıkları ve sosyalist düşünürlerin yâveleri, âdeta “tanrı buyruğu” gibi okunuyor; “dinsizlik” ve “ateizm”, yeni din “lâisizm”in temel ilkeleri olarak değerlendiriliyordu.

X X X

            Değerli hukuk adamı ve düşünür Sami Selçuk, “lâiklik” ve “lâisizm” sözcüklerinin eş anlamlı olmadığını belirterek, “Lâiklik, başkalarının dinsel duygularına saygıda; lâisizm ise, zaman zaman zora başvurarak bireysel baskıda yoğunlaşmaktadır. Lâisizm, ‘rejime göre din’ ister ve dini belirler, güdümler. O yüzden çatışmalara gebedir. Oysa, lâiklik ‘dine göre rejimi’ ve ‘rejime göre dini’ reddeder” der.

            Selçuk, “Özlenen Hukuk/Yaşanan Hukuk” isimli eserinde, Türkiye’deki lâiklik anlayışını şöyle eleştiriyor: “Lâiklik, her ülkede çağcıl uygarlığın bulduğu en yetkin barış aracı. Bizde ise hep kavga nedeni. Niçin? Çünkü, lâiklik Batıda, demokrasinin çoğulcu boyutunun inançlar alanında doğal bir izdüşümü olarak algılanıyor. Bizde ise sonuçtan yola çıkılıyor, bu yüzden yapay bir lâiklik yaratılmaya çalışılıyor. Bu nedenle de devlet, toplumsal/toplumbilimsel bir gerçek olan dini, denetliyor, yönlendiriyor, ona biçim vermeye çabalıyor; toplumbilimin yasalarıyla çatışma pahasına dini toplumun dışına çıkarmaya kalkışıyor; onu özel ibadet alanının dışında yok sayıyor. Ona eşit uzaklıkta durması gereken devlet, âdeta onu devletleştiriyor. Yanlışı söyleyenleri, uyaranları da, gericilikle suçluyor ve sindirmeye yelteniyor...”

X X X

            Cumhurbaşkanı Sezer de, “3. Din Şûrası”nın açılış toplantısında, aynen Sami Selçuk’un tasvir ettiği şekilde, âdeta bir “Devlet komiseri” edâsıyla, 19. yüzyılın modası geçmiş felsefesine uygun bir konuşma yaptı. Kendisinde “dini devletleştirme” misyonu vehmeden Sezer’in, Din Şûrası’nın açılışında bulunmasının başka açıklaması yoktu.

            Bundan sonra çarpık lâiklik anlayışına örnek olarak gösterilecek konuşmasında Sezer, “Lâiklik, bir yaşam biçimidir. Bu nedenledir ki lâiklik, bireyin içinde olması gereken bir kavramdır(...) Dinsel inanca ilişkin uygulamalar, kişinin iç dünyasındaki kutsal yerinde kalmalıdır. Yurttaş olarak yaşam ise, bireyin tüm dış dünyası ile ilgilidir. Lâik birey, dinsel inancının bu dünyayı etkilemesine izin vermez."

            Açıkçası, Sezer diyor ki, dinsel inanç, bu dünyaya değil öte dünyaya aittir. Bu arada, Anayasa Mahkemesi’ni de, “fetvâ emini” olarak ilân etmekten geri durmuyor.

X X X

            Sezer’in bu görüşleri -kimin tarafından kaleme alındıysa-, hiç bir ilmî geçerliliği olmayan, 19. yüzyılın pozitivist kalıntısı iddialardır. Lâiklik, bir “yaşam biçimi” değildir. “Lâik birey” ifadesi tümüyle yanlıştır. Lâik birey olmaz; “lâik devlet” olur. Lâik birey derseniz, lâikliği bir din gibi değerlendirmiş olursunuz. Birey, Müslüman olur, Hristiyan olur, Budist olur, başka bir dinden olur, ya da Ateist olur. “Lâik birey” denilince, “Lâiklik dini”ne mensup birey akla gelir. Buna lâiklik denmez; bir din ve ideoloji değer yargısına sahip ayrı bir din denir. Bu, “lâisizm”dir.

            Hiç kimse, dinî inancını “içinde saklamaya” ve “mezara sokmaya” zorlanamaz. “Kişinin iç dünyasındaki kutsal yer”in nerede olduğunu bilmiyoruz. Lâkin, Cumhurbaşkanı Sezer’in, “kamusal alan” uygulamasını dinî inançlara kadar uzatması mümkün değildir.

X X X

            Bizim tavsiyemiz, Sezer’in Cumhurbaşkanlığı köşkünde türbansız resepsiyonlar vermeye devam etmesi ve “Din Şûrası” toplantılarında konuşmalar yaparak dini devletleştirmeye ya da yeni din ve lâiklik anlayışları geliştirmeye kalkışmamasıdır.

X X X

            “Leküm, dîniküm veliye dîn”.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ