Ey İrtica, Geldinse Üç Defa Vur!

 

 

            ODTÜ Hazırlık Okulu’ndayız. Hüsnü Doğan ve hâlen ABD’de bir üniversitede profesörlük yapan Ümit Akınç’la birlikte Küçükesat’ta bir gecekonduda oturuyoruz. Her nedense bir ara ‘ispritizma’(ruh çağırma)ya merak saldık. Akşamları masanın başına oturup ellerimizi birbirine dokundurarak karanlıkta çağırıyoruz: “Ey ruh, geldinse üç defa vur!” Lâkin nafile; ruhun gelip geleceği yok. Derken dışarıdan bir araba sesi duyuldu. Bu seanslardan bıkkınlık getiren Ümit, “Arkadaşlar, ruh taksiyle geldi” demez mi, hepimiz makaraları koyuverdik ve spritüalistler kızmasınlar ama bu saçma sapan işten vazgeçtik.

            ‘Mürtecîdir Diye Seni İhbar Ederim’

            Türkiye’de ‘mürtecî’, ‘gerici’, ‘irticacı’ iddialarının yüzyıldan geriye uzanan muazzam(!) bir tarihi vardır. II. Meşrutiyet’ten sonra gündeme gelen ‘irticanın hortlaması’ iddiaları hâlen devam ediyor. İrtica, zaman zaman hortluyor(!); daha sonra zinde güçlerin ‘savaşımı’ sonucunda, Kont Drakula gibi tabutuna dönüveriyor. Ne menem şeyse, bu ‘irtica öcüsü’, devletin halkını tedip eylemek için arada sırada tabutundan çıkardığı modern bir vampir hikâyesine dönüştürülmüştür.

            Münferit olaylar irticanın hortlaması olarak takdim edilerek oligarşik bürokrasinin sisteme müdahalesine gerekçe hazırlanmıştır. Meselâ, 31 Mart Vakası, Derviş Vahdetî merkezli irtica olayı; Kubilay Hâdisesi, tarikatların düzenlediği irtica isyanı olarak açıklanmış; 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinde, irtica iddiası hep en önemli gerekçe olarak gösterilmiştir.

            Bir kere daha yazmıştık, meşhur Şâir Eşref üzüntülü bir ânında, “Dolanıp durma derûnumda yıkıl git/Yoksa mürtecîdir diye seni ey gam ihbar ederim” beyitini söylemişti. Demek ki, bundan yüz sene önce de, en korkutucu itham ‘mürtecî’, gerici olmaktı.

            İki Paranoid Sendrom

            Türk Milleti, vatanını, bayrağını, ordusunu ve devletini daima sevmiştir. Devletine âdeta ubudiyetle bağlı olmuştur. Buna karşılık devletinden huzur ve inançlarına saygı beklemiştir. ‘İlelebed pâyidar olacak’, ‘ebed müddet’ devletinin kendisini sevgi ve şefkatle bağrına basmasını istemiştir. Gelgelelim zorba devlet anlayışı, halkını hep ‘potansiyel gerici’ olarak kabul etmiş ve inançlarına ambargo koymayı ‘laiklik’ sanmıştır.

            Türkiye’de oligarşik devlet bürokrasisi, iki paranoid sendromla malûldür. Birincisi ‘irtica sendromu’, ikincisi ‘Sevr sendromu’dur. İlk sırayı her dönemde muhafaza eden ‘hayalî irtica paranoyası’, devletin tahakkümüne ve ‘laisizm’i (laikçilik ideolojisini) ayrı bir din gibi dayatmasına sebep olmuş; daha da kötüsü, antidemokratik müdahalelere gerekçe teşkil etmiştir. Ancak halkımız, bu irtica öcüsünü hiç bir zaman ciddiye almamış ve her demokratik seçimde kendisine sevgiyle yaklaşan, inançlarına saygılı olan Menderes, Özal, Erdoğan gibi liderleri benimsemiştir.

            İkinci sendrom, ırkçı-ayrılıkçı Kürtçüler’in ve dış destekçilerinin tesiriyle halka da yansımış ve sıkı rejimlere gerekçe teşkil edebilecek bir potansiyel kazanmıştır.

            ‘Gerici Babam’

            DP İktidarı, ezanı aslından okutmaya başlayınca CHP muhalefeti kıyametler koparmış; ‘laiklik elden gidiyor!’ teraneleriyle ortalığı birbirine katmıştı. Bu irtica ve gericilik ithamları o derece yaygınlaşmıştır ki, DP’nin meşhur Millî Eğitim Bakanı, değerli mütefekkir merhum Tevfik İleri, kızlarına kendisini anlatırken ‘Gerici Babam’ tabirini kullanmıştı. 27 Mayıs’ta 15 yaşında bir lise talebesiyken, babam DP’li olduğu için CHP’li arkadaşlarım bana ‘gerici’ derdi.

            AP’nin, hiç de gerici olmadığını neden sonra anladığımız 28 Şubat’ın yılmaz savunucusu Demirel’e, yıllarca gerici, irticacı dendiğini bilir misiniz? Rahmetli Özal da, Türkiye’ye çağ atlatan reformları yaparken, sırf inançlı olduğu için kendisine ‘gerici’, ‘irticacı’, ‘laiklik düşmanı’ denmiştir. 1987’de Hükûmet ve Özal aleyhine TBMM’de SHP (CHP) tarafından verilen gensoru önergesinde Hükûmet adına, Devlet Bakanı ve Hükûmet Sözcüsü olarak ben konuşmuştum. Bundan 20 sene evvel verilen gensoru önergesiyle Cumhurbaşkanı’nın irtica konuşmasını yanyana getirseniz, aynı iddiaların hiç değişmeden devam ettiğini görürsünüz.

            Hangi Laiklik?

            Bir devletin, önce toplumun huzurunu tesis etmesi gerekir. Türk toplumu yıllardır jakoben bir baskı altında ezilmekte; inancını tam olarak yaşayamamasının ıstırabını çekmekte ve huzursuz bir toplum hâline gelmektedir. Din ve vicdan hürriyeti üzerindeki sınırlamalar, hattâ ibadet hürriyetinin dahi tahdit edilebileceğine dair tehditler, öğrenim özgürlüğündeki yasaklarla desteklenince, toplumun huzursuzluğu artmaktadır.

            Laik devlet anlayışından hiç şüphe edilemeyecek tarafsız bir hukuk adamı ve Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, ‘laiklik’ ve ‘laisizm’in birbirinden tümüyle farklı olduğunu bilimsel şekilde açıklayarak şöyle diyor: “Laiklik, başkalarının dinsel duygularına saygıda; laisizm ise, zaman zaman zora başvurarak bireysel baskıda yoğunlaşmaktadır. Laisizm, ‘rejime göre din’ ister ve dini belirler, güdümler. O yüzden çatışmalara gebedir. Oysa, laiklik ‘dine göre rejimi’ ve ‘rejime göre dini’ reddeder”.

            Selçuk özetle şöyle devam ediyor: “Bizde(...) yapay bir laiklik yaratılmaya çalışılıyor. Devlet(...) toplumbilimin yasalarıyla çatışma pahasına dini toplumun dışına çıkarmaya kalkışıyor; onu özel ibadet alanının dışında yok sayıyor. Ona eşit uzaklıkta durması gereken devlet, âdeta onu devletleştiriyor. Yanlış söyleyenleri, uyaranları da, gericilikle suçluyor ve sindirmeye yelteniyor...”

            Şimdi anladınız mı ‘gericilik’ neymiş?...

            İrtica Bahane, İktidar Şahane!

            Bizde iki türlü ‘laikçi’ vardır. Birincisi, gerçekten irticanın geleceğine ve laikliğin ortadan kalkacağına inanan iyi niyetli gruptur. İkinci grup ise ‘irtica bezirgânları’ndan meydana gelir. Bunlar, laiklik, Atatürkçülük, Cumhuriyet gibi önemli kavramları istismar ederek ‘hayalî irtica’ iddialarıyla kendi menfaatlerini ve oligarşik hâkimiyetlerini devam ettirmeye çalışırlar. Bu grup, iyi niyetli birinci gruba dahil olan silahlı kuvvetleri tahrik ederek kendilerine destek ararlar. Ne yazık ki, yıllardır bu laikçi grup, demokratik şekilde iktidar olamadıkları Türkiye’de, zorbalıkla muktedir olmaya çalışmışlardır.

X X X

            Bugün 23 Nisan ‘Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’. Büyük Atatürk’ün 86 yıl önce, Millî Mücadele’nin zor şartları altında topladığı ilk TBMM’de, “Hâkimiyet bila kaydü şart milletindir” dediğini duyar gibi oluyoruz. Lâkin, bu bayram sevincinin buruk bir tadı var. Çünkü, 86 yıl sonra hâlâ egemenlik tam olarak milletin değil. Millet, egemenliğini ‘vasi’leriyle paylaşıyor.

            ‘İrtica halüsinasyonları’ ile bulutlanmış bir bayram kutluyoruz.

            Bugün 23 Nisan, lâkin neşe dolmuyor insan.

ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ