85. Yılda Millî Egemenlik

 

 

            Çocukken, “Bugün 23 Nisan/Neşe doluyor insan” diye şarkılar söylerdik.

            Bugün gene 23 Nisan ama neşeli değil hüzünlüyüz. TBMM’nin kuruluşunun 85. yıldönümünde, kolu kanadı kırık “Millî Egemenliğimizi” üzüntüyle seyrediyoruz. Büyük Atatürk’ün şüphesiz en güzel vecizesi olan “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir” sözü kulaklarımızda çınlıyor. Lâkin, “manzara-i umumiye”ye dönüp de baktığımızda, vaziyetin 85 yıl sonra, hiç de bu vecizeye uygun olmadığını görüyor, kahırlanıyoruz.

X X X

            Darbe kalıntısı 1982 Anayasası’nda dahi “millî egemenlik” ve “millî irade” açık şekilde vurgulanmış; “millet iradesinin mutlak üstünlüğü” ifade edilmiştir. 2005 Türkiyesi’ne baktığımızda, “darbe özürlü” ve “mahcur” (kısıtlı) demokrasimizde, millet iradesinin hâkim olmadığını görüyoruz.

            Şu yaralı bereli “yasama”nın hâline bir bakınız. 85 sene önce, Millî Mücadele’nin savaş şartlarında Atatürk gibi millî bir lidere dahi kök söktüren TBMM’nin gücüne sahip midir?

            Hâlen iktidarda bulunan AK Parti, yüzde 34,5 oranında oy alarak üçte ikiye yakın çoğunlukta milletvekili çıkarıp iktidara gelmiş ve mahallî seçimlerde yüzde 41,7 oranındaki oyuyla iktidarını perçinlemiştir. Ancak, bu TBMM’de kabul edilen kanunların önemli bir kısmı, Cumhurbaşkanı tarafından veto edilerek geri gönderilmektedir.

            Yargı erki, yasamaya ve yürütmeye haksız şekilde ortak olmuş ve millî egemenliğe set çekmiştir. Cumhurbaşkanı ve Ana Muhalefet Partisi, veto barikatından geçen kanunları, bu defa Anayasa Mahkemesi’ne götürerek iptal ettirebilmektedir. Diğer taraftan, Danıştay, yürütme organının tasarruflarını işlemez hâle getirmektedir. “Yerindelik denetimi” yapabilen bir Anayasa Mahkemesi, idarenin daima aleyhinde olan bir Danıştay ve kendi görev alanı dışında yerli yersiz beyanatlar veren Yargıtay sözcüleri, “ulusal egemenlik” kavramını delik deşik etmeyi sürdürmektedir.

X X X

            Lâkin, millî egemenlikte en büyük yarayı, yürütme organına bağlı bir devlet kurumu olan Genelkurmay Başkanlığı açmaktadır. TSK ve Genelkurmay Başkanlığı’nı yönetenler, bazen kendilerini millet iradesinin üzerinde görmekte ve geçen yüzyılın başlarından beri “halâskârân-ı zâbitân” rolü oynamaktan vazgeçmemektedir. Bazı dönemlerde bu “halâskârlık”, demokratik şekilde seçilmiş meşrû iktidarların askerî darbelerle yıkılması şeklinde tezahür etmiştir. Bunun dışındaki “normal” dönemlerde ise, generallerin “muhtıra”, “bildiri”, “beyanat” ve “basın toplantıları” ile iktidarı yönlendirmeleriyle devam etmiştir.

            Bu müdahaleleriyle “komutanlar”, Atatürk’ün deyimi ve Anayasa’daki ifadesiyle “kayıtsız şartsız milletindir” denilen egemenliğe “ortak” olmuşlardır. Bir takım geri zekâlı ya da kötü niyetli jakoben tâifesi, bu garâbeti, “Canım, komutanlar da milletin içinden çıkmadı mı?” diye izah etmeye çalışmışlardır. Türk Milleti’nin içinden çıkan devlet görevlilileri milletin iradesinin tecellîsi olarak teşekkül eden TBMM’ye ve TBMM’nin seçtiği Hükûmet’e saygılı olmak mecbûriyetindedir.

X X X

            Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ü, bu sütunlardan hep alkışladık. O’nu, Mareşal Fevzi Çakmak’tan sonra gelmiş geçmiş en değerli Genelkurmay Başkanı ilân ettik. Dirayeti, bilgisi, olgunluğu, vatanseverliği, demokratlığı ve meşrûiyete bağlılığı ile Türkiye’ye ve Türk Demokrasisi’ne çok önemli katkılarda bulunduğunu yazdık. Hâlen de bu görüşteyiz. Ancak, tam da “Ulusal Egemenlik Bayramı”ndan üç gün önce yaptığı konuşmayı garipsiyoruz. Çünkü bu konuşmada “ulusal egemenliğe müdahale” şeklinde anlaşılabilecek cümleler vardır.

            Özkök Paşa’nın Harp Akademileri’nde yaptığı konuşma bütünü itibariyle değerlendirildiğinde, Türkiye’nin sorunları, dış politika konuları, güvenlik tahlilleri bakımından, son derece kapsamlı ve iyi hazırlanmış bir konuşma olduğu görülecektir. Bu şekilde güzel hazırlanmış bir değerlendirme raporunu herkesin okumasını tavsiye ediyoruz. Bir komutanın, kurmaylarıyla, bu değerlendirmeyi paylaşmasını da normal karşılıyoruz. Ancak, normal olmayan, bu değerlendirmenin basına ve kamuoyuna açık yapılması; âdeta bir “muhtıra” hüviyetine büründürülmesidir. Ayrıca, değerlendirmenin 5. bölümündeki “Ülkenin İç Gündemini Oluşturan Çeşitli Hususlar” başlığı altında, TSK’nın üzerine vazife olmayan bir çok siyasî konuda değerlendirme yapılmış olması da doğru değildir.

X X X

            Özkök Paşa, “... Türkiye Cumhuriyeti’ni ileriye götürecek, geleceğe taşıyacak ana ilkeler laiklik ve çağdaşlıktır. Hiç kimse; TSK’ndan bu konularda tarafsız kalmasını beklememelidir. TSK’nın bu konulara ilişkin hassasiyet ve kararlılığı aynen sürecektir” diyor.

Biz de soruyoruz? Bu “taraflılığınız” nasıl tecellî edecektir? “Hassasiyet” ve “kararlılığınızı” nasıl göstereceksiniz?

            Yoksa, gene “ulusal egemenliğe” ortak mı olunacak?!...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ