“Sayın Bakanım”

 

            Efendim, size ters gelecek mi bilmiyorum ama bendeniz son aylarda televizyon ekranlarını işgal eden ve sayısı gittikçe çoğalan yerli dizileri hiç seyretmiyorum. Daha önce de sadece “İkinci Bahar”ı (Sakın o berbat yarışma programını kastettiğimi sanmayınız) takip etmiş ve oyuncuların bizim Antep şivesini kıvıramamaları hariç, bu diziden çok hoşlanmıştım. Şimdi de sadece “Sayın Bakanım” isimli diziyi seyrediyorum. İngilizlerin “Emret Bakanım” dizisinin benzeri olan bu hârikulâde güzel dizide, başta Halûk Bilginer ve Kenan Işık olmak üzere oyuncular çok başarılılar.

            “Sayın Bakanım”ın en güzel tarafı, “bürokrasi canavarı”nın bütün dünyadaki ortak karakterini, Türk bürokrasisine uyarlayarak büyük bir maharet ve zerafetle hicvetmesi... Dizide yer yer bizim geleneksel tulûat sanatının tesiriyle ve muhtemelen monoton bürokratik repliklerden uzaklaşmak için, “Müsteşarın Bakana vermesi”, “Sekreterlerin götürülmesi”, “Tuvalete gitme” esprileri bu zerafeti zedelese de, gülmekten kendinizi alamıyorsunuz.

            Bendeniz, eski bir Bakan ve Müsteşar olarak, “Sayın Bakanlara” ve Samim Bey’in ahfâdından gelen “Sayın Müsteşarlara”, bu arada Sayın Başbakana, bu diziyi mutlaka seyretmelerini tavsiye ederim. Zira, öğrenecekleri ve ders alacakları çok şey bulacaklarına eminim.

X X X

Tahmin edeceğiniz gibi, masanın her iki tarafında da oturmuş birisi olarak, diziyi seyrederken irili ufaklı yüzlerce anekdot, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Dizideki olaylara benzeyen hâtıralar hâfızamda canlanıyor.

Evvelâ, meraklı odacının çağrıştırdığı bürokratik bir an’aneyi hatırlıyorum. Bakanlıklarım, müsteşarlıklarım ve üst yöneticiliğim zamanında, hayretle şu gerçeği müşahede etmiştim: Bir bakanın, müsteşarın veya diğer bir idarecinin görevden alınacağını, her nedense ilk olarak odacılar ve çaycılar öğrenirler. Biraz tecrübeliyseniz, size olan tavır değişikliğinden âkibetiniz hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.

Ben, bakanlıkta duyulmasını istediğim bir haber olunca, bunu birkaç “ketum” personele söyler ve “Aman sakın duyulmasın ha!” diye de tembih ederdim. Haber, ânında bütün bakanlığa yayılırdı.

Müsteşarlık yaparken, bâzen bakanların özel kalemlerinden ve odacılarından, “devletin âlî menfaatleri”(!) için gereken istihbarat, bendenizin hiçbir talebi olmadan tarafıma intikal ederdi.

X X X

            Başbakanlık Müsteşarlığım sırasında, bir defasında rahmetli Adnan Kahveci’nin hazırladığı bir toplantı metnine sinirlenerek “Bana Kahveci’yi çağırın!...” dedim. Birkaç dakika sonra özel kalemden itişme ve küfürleşme sesleri duyuldu. Derken kapı açıldı; manzara şuydu: Başbakanın korumaları ve odacılar, Başbakanlığın çay ocağındaki görevliyi karga tulumba getirmişler. Adamcağız, ayakları yerden kesik, “Bırakın beni!” diyerek yırtınıyor. Berikiler de muzaffer bir edâ ile “Kahveciyi getirdik Sayın Müsteşarım” dediler.

            Millî Eğitim Bakanı iken de, bir ziyaretçime yemekhaneden öğle yemeği ikram etmek istemiştim. Odacı Sıtkı’yı çağırıp ne yemek olduğunu sordum. Bir müddet sonra elinde bir tabakla içeriye girdi. Tabakta kadınbudu köfte vardı. “Nah bundan varmış Sayın Bakanım” dedi. “Oğlum, söyleseydin ya, ne diye getirdin?” diye sorunca, başını önüne eğip kızararak “Söylemeye utandım” deyişini hatırlıyorum.

X X X

            Gene Başbakanlık Müsteşarı iken, 1984’te “İdarî Reform” konusunda Kanun Hükmünde Kararnameleri hazırlarken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın KHK’sı üzerinde bir türlü anlaşmaya varamamıştık. Ben de kızarak Bakan Mustafa Kalemli ile Başbakanlık Kanunlar Genel Müdürü Şahver Kobal’ı dinlenme odama kilitleyip “Anlaşmaya varıncaya kadar sizi odadan çıkarmayacağım” demiştim. Bir müddet sonra Kalemli, odanın kapısını yumruklayarak avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Açın şu kapıyı; çişim geldi, altıma yapacağım!...” İki saat sonra Kalemli pes edince odanın kapısını açmıştım.

            Şimdi bana, “Sen neymişsin be abi!” diyeceksiniz değil mi? Derseniz deyin... Haa, birden aklıma Mesut Yılmaz’ın Bakanlar Kurulu toplantısında yaptığı muzırlık geldi. Efendim, bendeniz o vakit Devlet Bakanı ve Hükûmet Sözcüsü idim. Mesut Yılmaz da Kültür ve Turizm Bakanı’ydı. Merhum Özal, Başbakan olarak yaptığı bazı başarılı icraatları heyecanla anlatıyordu. Mesut, bir kâğıda “Sen neymişsin be abi!” yazarak bana uzattı. Ben de kâğıdı yanımdaki bakan arkadaşa verdim. Derken kâğıt bütün Bakanlar Kurulu’nu dolaştı ve kâğıt sepetine atıldı. Özal, gülüşmeleri görünce kâğıdı sepetten alarak okudu ve çok bozuldu; toplantıyı kısa kesip hışımla salonu terketti.

X X X

            1983 yılı sonunda ANAP iktidara geldiğinde, bürokraside kanun, kararname, tüzük, yönetmelik ve onaylarla teşkil edilmiş yüzlerce lüzumsuz “kurul” olduğunu tesbit etmiştim. Kurul isimlerini hâvi sayfalarca uzayıp giden listeyi görünce Özal çok şaşırmış ve “Kaldırın hepsini!” talimatını vermişti. İnanır mısınız? Bu kurulları kaldıra kaldıra bitiremedik. Biz kurulları kaldırıyorduk; bürokrasi bir punduna getirip başka kurullar kurmaya devam ediyordu. Biz bittik, kurullar bitmedi vesselâm...

            Gel zaman git zaman Ecevit Koalisyonu sırasında Amerika’dan ithal edilen Derviş, politikacıların ekonomi tenceresine pislememesi için öyle “üst kurullar” icat etti ki, Müsteşar Samim Bey’in hayâlî kurulları bunların yanında hiç kalırdı. Maksat, bir yazımda anlattığım, Pakdemirli’nin, pilotun otomatik pilota aldığı uçağı kendisinin kullandığını zannetmesi gibi, ekonomi yönetimini politikacıdan bürokrata aktarmak idi.

            Bu arada, son olarak sizlere, hâlen faaliyette olan YOİK’ten söz etmek istiyorum. Efendim, bu YOİK, yani “Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu”, 2000 yılının başında kuruldu. YOİK, bu seneye kadar muntazaman toplandı durdu. Üst düzey bürokratlar, iş adamları, TOBB, TÜSİAD gibi fiyakalı kuruluş temsilcileri Kızılcahamam’da ve diğer prestijli beş yıldızlı “hotel”lerde toplanarak “N’olacak bu yatırımların hâli?” diyerek ağlaştılar. Tam dört yıl havanda su dövdüler.

            Nihayet, bu sene, artık herhalde “ayıp oluyor” diye düşünmüş olacaklar ki, kurul, çalışmalarına “hız” verip bazı tavsiyelerde bulunmaya başladı.

X X X

            Eyvah! Lâfı gene uzattık. Sözün kısası, YOİK’leri ve de YÖK’leri YOK etmeden, yönetimi Müsteşar Samim Bey’den alarak Bakan Ergun Bey’e ve dolayısıyla halka veremezsiniz.

            Demirel’in, daha önce de yazdığım ve pek beğendiğim bir lâfı vardı: Yöneticilere, “Kurumlarınızda ‘Baş’ olun, ‘Şapka’ olmayın” derdi. Kendisi yıllarca Türkiye’nin şapkası oldu, başı olamadı. Lâkin söylediği söz doğruydu.

            Türkiye’nin, “bürokrasinin kuklası” olmayacak; gerçek siyaset ve devlet adamlarına ihtiyacı var.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ