OSMANLI MEMALİKİ’NDE DEVRİ ALEM

 

            Kimileri Las Vegas’da, Atlantic City’de, Monte Carlo’da kumar oynamayı; kimileri Şanzelize’de, Amsterdam’da, Soho’da gezinip güzel hanımlara göz süzmeyi; kimileri de Avrupa’nın, Amerika’nın ve Uzak Doğu’nun büyük merkezlerinde akşama kadar “Shopping” yaparak, gece Pub’larda, tavernalarda, lüks restoranlarda “kafayı çekme”yi sever.

            Ben de, Türk, Osmanlı ve İslâm coğrafyasında gezmekten hoşlanırım. Fırsat bulunca Balkanlar’a, Kafkaslar’a, Orta Doğu’ya ve Türkistan’a uzanır; ecdâdın eserlerini, asırlardır ayakta durmaya muvaffak olmuş câmileri, yıkık medreseleri, kaderine terk edilmiş türbeleri tek tek dolaşırım. En güzeli de “evlâd-ı fâtihân”ın ve uzaktaki yakınlarımın asırlar boyunca Hristiyan taassubu ve Slav-Komünist zulmü altında inlemiş kardeşlerimin boyunlarına sarılarak tertemiz yüzlerinden, yüzyılların hasret ve özlemiyle nemlenmiş gözlerinden öperim. Asırlık bir tekkenin “kahve ocağı”nda veya tamirat bekleyen bir şadırvanın başında müezzinin mahzun sesiyle okuduğu ezânı dinlerim. Bu seste, bin yıllık şanlı bir maziden yükselen şekvâ, mazlûmiyet ve sitem vardır...

X X X

            Bir haftadır yaptığım yeni bir “Balkan ziyareti” sebebiyle yazılarımı üç gün aksattım. Karayolu ile İpsala hududundan Yunanistan’a giriş yapıp Gümilcine, İskeçe, Kavala ve Selânik’i gezdim. Eski dostum, Rumeli’deki İslâm ve Türk varlığının hâdimlerinden Ahmet Kot’tan da yeni isimler alarak bir haftada 7 Balkan ülkesini süratle dolaştım. Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Slovenya’ya gittim. Lâkin, bu müddet zarfında, aklımda hep Telafer’deki Türkmenler’in mâruz kaldığı kâtliam ve zulüm vardı. Bütün iyi niyetli mücadelesine rağmen, Dışişleri Bakanı Gül’ün ve Türkiye’nin bu konuda seyirci kalması karşısında kahroldum. Tabiatıyla, yarım asırdan fazla bir süredir 2. Dünya Savaşı döneminin ürkek ve kısır dış politikasından kendisini kurtaramayan; Cumhuriyet Devleti’ni, “Türkiye Coğrafyası”na uzaydan ışınlanmış mezhebi gayrı sahih bir sun’î varlık zanneden şahsiyetsiz bir diplomasi anlayışını, bir anda değiştirmek mümkün olmuyor.

            Siz kalkıp “İslâm” ile “irtica”yı bir tutacaksınız; “Bizim sınırlarımız dışında Türk yoktur” diyeceksiniz. En tesirli iki silâhınızı elinizden bırakacak; 200 milyonluk Türk Dünyası’nın ve 1,5 milyonluk İslâm Dünyası’nın tabiî liderliğinden istifa edeceksiniz. Gene de Osmanlı Coğrafyası’nın bütün sorunları size kalacak... İşin ilgi çekici olan tarafı, 44 senedir kapısında “Batılı” olarak bekletildiğiniz AB, bugün sizi, sadece “demokratik ve lâik” kimliğinizle değil, birbirinden koparılamayacak olan “Türk ve İslâm” kimliğinizle câmiasına kabul edecek gibi görünüyor...

X X X

            Fazla derinlere dalmadan Pazar yazısının rahatlığı içerisinde sizlere, beni çok duygulandıran birkaç notu aktarmak istiyorum:

            Yunanistan’da Batı Trakya’da Müftülük’ten Mustafa İmamoğlu ile Gümilcine çarşısında yürüyoruz. Sanki Türkiye’nin herhangi bir şehrindeki mütavazı çarşılardan birisinde gibiyiz. Burada başörtüsü, sadece dinî değil millî bir sembol halinde kullanılıyor. Başörtülü bir hanım görünce “Türk” olduğunu anlıyorsunuz. Soydaşlarımız yanıma geliyorlar; elense çekip öpmemi istiyorlar; televizyondan tanıdıklarını söylüyorlar. En çok da, bazılarının hergün yazımı okuduklarını ve beğendiklerini söylemeleri beni memnun ediyor. Gümilcine’den ayrılmadan, büyük mücahit, sevgili dostum merhum Sadık Ahmet Beyefendi’nin kabrini ziyaret ediyor ve Batı Trakya Türk toplumu için yaptığı mücadeleyi anıyoruz... Makedonya’nın başşehri Üsküp’te Logos Yayınevi’nin sahibi Adnan İsmail ile beraber “Türk Çarşısı”nı geziyoruz. Fatih’lerin güleryüzlü, güzel evlâtlarının sımsıcak sevgisiyle karşılanıyoruz. Ensar Vakfı’nda kerevetlere kurulup tavşan kanı çaylarımızı içerken çok tanıdık bir İstanbul türküsü sesleniyor:

            “Üsküdar’a gider iken

              Aldı da bir yağmur”

            Sonra câmileri, hanları, hamamları ve diğer Osmanlı Türk eserlerini geziyoruz. Makedonlar, Üsküp’ün sembolü olan “Taşköprü”deki mihrâbı, tamir bahanesiyle kaldırmışlar. “Kal’a”nın yanındaki Mustafa Paşa Câmii 500 yıldır Üsküp’ü seyretmede...

Üsküp’ten Kalkandelen’e, Gostivar’a, Ohri’ye geçiyoruz. Kalkandelen’deki Alaca Câmi’ne görür görmez vuruluyoruz. Câminin dış duvarları ve içi rengârenk çiçek motifleriyle tezyin edilmiş. Hele Bektaşi Harabâtî Tekkesi, başlı başına ayrı bir alem. Ya Ohri’deki Halvetî Hayati Baba Tekkesi... Hayatımda bu kadar huzur duyduğum çok az yer hatırlıyorum. Ohri’nin simgesi sayılan Tekke’ye merhum Cumhurbaşkanı Özal, zamanın Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve yabancı devlet başkanları gelmişler; Müslümanlara karşı pek de sempati duymadığını bildiğimiz Makedonya Cumhurbaşkanı da Tekke’yi ziyaret etmiş. Lâkin, yapılan bütün ısrarlı ricalara rağmen Tekke’ye gitmeyi bir tek kim reddetmiş biliyor musuz? Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer... Herhalde o gün “kamusal” tarafından kalkmış olacak. Buna çok üzülen bizimkilere "Siz ona bakmayın. İyi ki burada resepsiyon vermemiş; yoksa hiçbirinizin eşini dâvet etmezdi” dedim ve gözleri yaşlı Ohri Türkleri’ni “yalnız değilsiniz sizleri hepimiz çok seviyoruz” diyerek teselli ettim...

X X X

            Gelecek hafta Pazar günü sizlere gezi notlarımı aktarmaya devam edeceğim.

            Rumeli’den bütün dostlara, Bosna-Hersekli Müslümanların o tatlı deyişleriyle selam gönderiyorum. “Allah emânet!...”

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ