Hediye Meselesi

             Evvelâ şunu söyliyeyim: Ben, Başbakan ve eşinin, verilen hediyeyi kabul etmelerini prensip olarak doğru bulmuyorum. Moskova’daki mağazasının açılışına gelen Başbakan ve eşine, bir Türk işadamının sattığı mücevherattan birisini hediye etmesi ve bu hediyenin kabulü -değeri ister 10 bin dolar, isterse 30 bin dolar olsun-, yanlış olmuştur. Devlet adamlarının bu gibi konularda daha dikkatli olmaları lâzımdır.

            Amma ve lâkin, medyanın bu olayı bu derece parmağına dolayıp günlerce yazıp çizmesi de, Türkiye’deki seviyesizliğin bir göstergesidir. Birkaç bin dolarlık hediye için, Türk tarihinde (Dikkat! Sadece Cumhuriyet tarihi demiyoruz), Rusya ile aramızdaki en sıcak münasebeti kurmayı başaran bir Başbakan’ın gayretlerini unutacaksınız; Başbakan’a gösterilen bu alâkayı görmezden geleceksiniz ve iki ülke arasında geliştirilen ilişkilerden üstünkörü bahsedip geçeceksiniz.

            Varsa da, yoksa da Emine Hanımefendi’nin kolyesi... Sahi, arkadaşlar bu vaziyet sizin vicdanınızı hiç sızlatmıyor mu? Sizin hiç insafınız yok mu?!...

X X X

            Bazı köşe yazarları, bir mercanlı kolye için Başbakan’ı neredeyse yolsuzlukla itham etmeye kalkıştılar. Bazılarıysa, bu halk çocuğuna karşı bütün kinlerini ve kıskançlıklarını kustular.

            Halbuki, herkesin, en önemlisi de kameraların ve objektiflerin önünde cereyan eden olayda, en ufak bir servet hırsının ve şahsî menfaat sâikinin bulunması mümkün değildir.

            İş adamı şöyle düşünmüştür: “Koskoca Türk Başbakanı mağazamı ziyarete geliyor ve bana şeref veriyor; o halde benim de geleneklerimize uygun olarak onlara bir hediye vermem gerekir”. Kuyumcunun hediyesi de mücevher olacaktır ve bizim işadamının hediye ettiği mücevher de Başbakan’ın eşine lâyık olmalıdır. Bir bakıma, bazı düğünlerde şerefe fırlatılan binlerce dolar gibi... İş adamının bir art niyeti olsa, açıkçası bunu kendisine bir çıkar sağlamak için yapsa, ne diye hediyesini herkesin ve medyanın gözü önünde versin ki?... Biz, kapıdan çok kovduğumuz için, vaktiyle geceleyin kapı çalıp da binlerce dolarlık hediye dağıtarak iş takibinde bulunanları ve bu hediyeleri (daha doğrusu rüşvetleri) kabul edenleri çok iyi biliriz.

            Muhakkak bir hediye vereceksen, meselâ gümüş kaplama bir hat veya ne bileyim, torun için bir “mâşallah” kâfi gelmez mi? Lâkin, gel de sen bunu, gani gönüllü Anadolu insanına anlatabilirsen anlat. O, ne yapıp edip deveyi kesecek, dolarları fırlatacak ve hediyesini verecektir...

X X X

            Başbakan ve eşi Emine Hanımefendi’ye gelince, eminim ki, önce çok şaşırmışlardır. Bu konuda tecrübeli değillerdir. Daha önce Semra Özal gibi “hediye yağmuru”na tutulmamışlardır. Basının bu olayı nasıl istismar edeceğini akıllarından bile geçirmemişlerdir. Mensup oldukları medeniyet, “hediyeleşme”yi makbûl görmektedir. Nihayet, temizliklerinden doğan mahcubiyetleri, terbiyeleri, edepleri; âniden önlerine sunulan ve değeri hakkında hiçbir fikirleri olmayan hediyeyi, ilk başta almalarına sebep olmuştur. Bu arada eminim ki, Başbakan Erdoğan içinden “Yahu, şimdi şu kolyeyi adamın kafasına fırlatmak ayıp olmaz mı?” diye geçirmiştir.

            Recep Tayyip Erdoğan, ilk defa bir yetkili mevkie gelmiyor ki... İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı gibi, bütçesi bir çok bakanlığın bütçesinin toplamından fazla olan, eski parayla katrilyonlarca harcama gücüne sahip bir kişinin, daha önce kimseden hediye aldığını bileniniz var mı? Biz, o güzelim İstanbul’u talan eden, yiyip bitiren nice Belediye Başkanları biliriz...

            Başbakan Erdoğan’ın da, eşinin de kimsenin hediyesine ihtiyaçları yoktur. Alınları açık, başları dik, Türkiye’yi vekarla temsil ediyorlar. AK Partililer iki yıldan fazla bir zamandır iktidardalar, ciddî tek bir yolsuzluklarına rastlandı mı?!... Aksine, yıllardır devam eden yolsuzluk çarkına çomak soktular. Sadece, kimsenin üzerlerine gitmeye cesaret edemediği “Uzanlar”dan hesap sorabilmeleri dahi, dürüstlüklerinin karinesidir.

X X X

            Şimdi, gelelim anlı şanlı medyamızın dillerine doladığı “hediye vak’ası”yla uğraşırken pek de rağbet etmeyip teğet geçtiği bazı yolsuzluk konularına...

            1. Adam, TSK ile müteahhit olarak çalışıyor. Askerî ihalelerde yolsuzluk yaptığı iddiasıyla tutuklanıyor ve 118 trilyonluk yolsuzlukla suçlanıyor. O zaman MGK Genel Sekreteri olarak görev yapan Org. Tuncer Kılıç’a 150 bin dolar borç verdiğini söylüyor. Kılıç, bu parayı aldığını ve geri ödeyemediğini kabul ediyor. Şimdi bu skandal karşısında bizim medya bülbülleri lâl-i ebkem, dut yemiş bülbüller gibi suskun. En fazla “Canım, Paşa da almasaymış, iyi olurmuş” gibisinden serzenişlerle yetiniyorlar.

            2. CHP, yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla çalkalanıyor. Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı, kameraların karşısına çıkıp saatlerce ballandıra ballandıra, partisinin “Yüksek Disiplin Kurulu” üyesine nasıl rüşvet verildiğini anlatıyor. Düne kadar başarılı ilân edilip desteklenen CHP’li Şişli Belediye Başkanı parti yönetimine karşı bayrak açınca tu kaka ediliyor. En tuhafı da, cumhuriyet savcıları ve mülkiye müfettişlerinin ne yaptıklarını henüz bilmiyoruz. Ve, fiyakalı medyamız, kurultay partisi CHP’nin bıktırıcı yorumlarından bu rezaletlere dönüp de bakmıyor.

            3. Yıllarca bakanlık, başbakanlık yapmış olan Mesut Yılmaz, meşhur Güneş Taner ile birlikte yolsuzluk iddiasıyla önümüzdeki günlerde “Yüce Divan”ın önüne çıkacaklar. Tamam, görülmekte olan dâvâ hakkında yorum yapmayalım; anladık da, hiç değilse iddianâmede nelerin bulunduğu kamuoyunun bilgisine sunulmaz mı?

            4. Hep yazdım, ben eski Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın yolsuzluk yaptığını sanmıyorum ama mevzuata uygun da olsa birkaç Yargıtay üyesinin bir araya gelerek, C. Başsavcısı’nın dahi mütalâasını almadan Özkaya’yı “aklamaları” belki kanuna uygundur; lâkin vicdanları rahatlatmamıştır. Halk arasında, “kendin pişir, kendin ye!” diye yorumlanmıştır.

X X X

            Sizlere, TSK’dan, Yüksek Yargı’dan, Ana Muhalefet Partisi’nden ve eski bir Başbakan’dan misâller verdim. Allah aşkına, bunların hangisi Başbakan’ın eşine cümle âlemin gözü önünde hediye verilmesinden daha az önemlidir? Peki o halde, ne diye bunlardan bahsetmez de, “Nasrettin Hoca gibi, bodrumda karanlıkta kaybettiğiniz anahtarı aydınlık odada ararsınız!...”

            Başbakan Erdoğan, eğer tamahkâr olsaydı, “Yılın Avrupalısı” ödülüyle birlikte kendisine verildiğini kimsenin bilmediği 22 bin euro’luk nakit parayı “zihinsel engelli” çocuklara hiç bağışlar mıydı?

            Bu çığırtkanlıktan sonra artık Başbakan ve eşinin kimseden değerli hediye alacağını sanmıyorum.

            Bunun doğru olmadığını tâ yazımın başında net bir şekilde yazdım.

            Değer verdiğim eski bir dostu savunma gayretinde değilim. Esasen, onların da benim savunmamama ihtiyaçları yoktur. Millet, neyin ne olduğunu çok iyi biliyor.

            Biz de şunu söylüyoruz ki, bu tertemiz Anadolu çocuklarını nâhak yere ezdirmeyeceğiz

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ