Yemek Hasbıhâli

  

 

            Bugün nefis bir sonbahar günü. Hava hârika… Bir yerlerden burnuma pide kokuları geliyor. Gövdemde en az bir aylık yedek depom olmasına rağmen çok acıktım. Aç karnına yazı yazılmıyor. Hele ciddî mevzular hakkında ahkâm kesmek hiç mi hiç câzip değil.

            Ne yazmalı? Gittikçe âsap bozucu hâle gelen AB baronlarının kaprislerini mi anlatalım. Yoksa, elin kuyruklu peşmergesinin bin yıllık Türk yurdu Kerkük’ün üstüne oturması karşısında, bizim basiretsiz politikacılarımızın elleri kolları bağlı seyretmesini mi? Ya da kendi elimizle kahraman yaptığımız câhil bir PKK işbirlikçisinin Avrupa Parlamentosu’nda konuşup ödül almasını ve tarih şuurundan mahrum zavallı Avrupalılar tarafından ayakta alkışlanmasını mı yazalım?

            Hayır, hayır… Bu güzel Ramazan gününde, iftar saatine yakın bir vakitte, bu âciz politika, ferasetsiz yetkililer, basiretsiz ilgililer; bu kaprisler, ihanetler, nankörlükler çekilmiyor.

            Ben, en iyisi burnuma gelen pide kokularını takip ederek “gastronomik” bir şeyler yazayım.

X X X

            Efendim, bendeniz boğazıma düşkünüm. Zâten göbeğimden anlamışsınızdır. Övünmek gibi olmasın, damak zevkim bir hayli gelişmiştir. Öyle  bazı muhteremler gibi lüks lokantaları dolaşıp malûmatfuruşluk yapamam ama oldukça (Dikkat! Çok değil) güzel yemek pişiririm. Yeni evlendiğimizde karıma ilk yemeğini ben öğretmiştim: Elenâzik (Alinâzik)… Gaziantep Mutfağı’nın bu çok lezzetli ve bir hayli de kolay olan yemeğini size de tarif edeyim mi? Patlıcanları közleyip kabuklarını soyarak iyice doğruyorsunuz. Sarımsaklı yoğurtla karıştırıp üzerine kırmızı biber ve tereyağı ile kavurduğunuz kıymayı seriyorsunuz. İşte size parmaklarınızı yiyeceğiniz bir yemek…

X X X

            Efendim, bir milletin kültürü ve zevki, biraz da yemek kültürüyle ölçülür. Dünyanın hemen her yerini gezdim. Domuzlu olanlar hariç her türlü yemeğinden tattım. Hiçbiri bizim “Türk Mutfağı”nın eline su bile dökemez. Biraz Fransız Mutfağı, biraz da Çin Mutfağı, gerisi fasafiso… Bizim eski Osmanlı coğrafyasının kalıntısı olan yerlerde kalan bazı ufak tefek mutfakları da -aynı nefâseti devam ettirememekle beraber- bu saydıklarıma ilâve edebilirsiniz.

            Zavallı Amerikalıların hamburger, piza ve kola arasında körelmiş damak zevklerine; Avrupalıların -Fransa haricinde- bir türlü geliştiremedikleri yemek kültürlerine, Japonların çiğ balıktan ibaret fukara mutfaklarına öyle acıyorum ki…

            Bizimki öyle mi ya! Türk Mutfağı’nda, mutfak içinde mutfak gizlidir. İstanbul, Bursa, Gaziantep, Konya, Kayseri, Hatay mutfakları; ayrıca Ege, Karadeniz, Güneydoğu mutfakları ve hemen her şehirde, kasabada, hattâ köydeki özel yemekler… Anadolu, bütün fakirliğine karşılık, gönlü zengin insanımızın birbirinden güzel yemekleriyle doludur.

X X X

            Lâkin dostlarım, bu arabesk, alamerikan yoz kültür, sadece dilimizi, mûsikimizi, giyim zevkimizi bozmakla kalmadı; kimseciklerde bulunmayan damak zevkimizi de tahrip etmeye başladı.

            Bir tarafta soğanlı lahmâcun kokan kadın sesli türkücülerin söylediği arabesk anırtılar; diğer tarafta her köşebaşına sarılı yeşilli renklerle açılan zevksiz, bayağı kebapçı dükkânları… Adı Arapça da olsa “Lahmâcun”, Gaziantep Mutfağı’nın bir Türkmen yiyeceğidir. Ancak bu gerçek lahmacun, piyasadakiler gibi soğanla dolu, acı, berbat bir yemek değildir.

            Ya, her yerde mantar gibi biten “fast food”çulara ne demeli? Bana kızmayınız ama sevgili okuyucular, biraz damak zevki olan ve kendisine azıcık saygısı bulunan birisinin bu berbat şeyleri nasıl yiyebildiğini anlayamıyorum. Sonu “burger” ile biten bilcümle iğrenç yiyecek, garip lezzetli bir takım soslar, salata diye yutturulan ve mideyi bozmaktan başka bir şeye yaramayan çerçöpten ibaret bir yemek… Ööö! İnsanın öğüresi geliyor. Üstelik bu çerçöpün fiyatı, öyle pek ucuz da değil. Lâkin saçı kırmızı boyalı, orasına burasına madenî halkalar takılmış, kot pantolonu düştüm düşeceğim diye bağıran “oha falan oldum”cu gençler ile Amerikan hayranı lezzet fukarası yupiler, bu pislikleri ağızlarını şapırdatarak, parmaklarını yalayarak bir tıkınıyorlar ki, seyretmeye bile dayanamayıp, kahroluyorum.

Bu tür bir zevksizlik, ancak nükleer bir savaştan sonra yeryüzünde türemiş “mutantlara” mahsus olabilirdi.

X X X

Düşünebiliyor musunuz? Önce mis gibi bir tarhana çorbası, arkasından nefis bir hünkâr beğendi, sonra tereyağlı su böreği ve üstüne de cevizli, nar tâneleri ile süslenmiş güllaç. Yanında da, nar şerbeti mi içersiniz, demirhindi mi, siz karar vereceksiniz.

            Beri tarafta, bir kılkuyruk da o  sırada “mönü”sünü almaktadır. Ya hamburger, ya pizza, ya da kumpir yiyecek; üstüne de “çizkek” (cheese cake)  alacak, yanında da kolasını içecektir. Yahut da “salad bar” (ne çirkin değil mi?)’dan birkaç çeşit bayat salata bozuntusu alarak zavallı midesini dolduracaktır.

X X X

            Ya fakirler ne yapsın diyenlere de cevabım, en fakir sofranın bile zengin Türk mutfağından esintiler taşıdığı olacaktır. Üstünde dumanları tüten bir mercimek çorbasından sonra leziz bulgur pilâvı ve tereyağında çırıl çırıl bir sahanda yumurta.  Yanında koyun yoğurdundan yapılmış ayran ile yufka ekmeği ve bazlama… Eğer kıyma alacak imkânınız varsa, Erzurumluların yaptığı gibi iftarda âlâ kıymalı yumurta yiyebilir, üstüne de kadayıf dolmasını misafir edebilirsiniz.

            Bu Pazar yazımızın sonuna gelmeseydik, sizlere Osmanlı Mutfağı’nda “iftariye”lerin nasıl hazırlandığını anlatacaktım.

X X X

            Cenab-ı Allah, Araf sûresinin 31, âyetinde, “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz” buyurmuştur. Ben de sevgili okuyucularıma, israf etmeden damak zevkiyle yiyip içmelerini ve yoksullara yardım etmelerini diliyorum.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ