Güler misin, Ağlar mısın?

 

 

            Efendim, bu haftaki Pazar Sohbeti’nde, mübarek Ramazan Ayı’nın icap ettirdiği “kelâm orucu”nun sınırlarını zorlayarak bir nebze ağzımı bozacağım için peşinen sizlerden özür diliyorum. Lâkin mâruzâtımı dinleyince, eminim ki bana hak verecek ve meşhur hikâyedeki Hoca Efendi’nin mahallenin kabadayısına seslendiği gibi, “Çıkar ağzındaki baklayı!” diyeceksiniz.

            Yazımdaki bazı galîz ifadelerde, mübarek günlerde akılları bir yerlerine takılı kalan bir kısım allâmenin ve bilhaaaassa pek sempatik ve de şirin Antepli hemşehrim Zekeriya Hocaefendi’nin toplu tüfekli müstehcen fıkralarının da büyük katkısı olduğunu kaydetmem gerekir.

            “Edeb Ya Hû!...”

            Eskiden “zikrî cehrî”ye dayanan tekkelerin duvarlarında asılı bulunan ve dervişmeşrep lonca esnâfının da çok hoşlandığı bir levha vardı: “Edeb Yâ Hû”. Çok mânâlı ve tasavvufî kıymeti büyük olan bu levhaya hâlâ rastlayabilirsiniz. Ne acıdır ki, bir nükleer savaş sonrasında mutasyona uğramış nesiller gibi kendi kültür ve medeniyetimiz karşısında câhil kalınca, “Yâ Allah!” nasıl “yallah” hâline düşürüldüyse, “Yâ Hû!” da argodaki “yahu”lu lâubalîliğe dönüşüverdi. Lâkin, Müslüman Türk halkı, bugüne kadar dinine, imanına, ezanına, bayrağına karşı bağlılığını ve edebini hiç yitirmedi. Özellikle Ramazanlarda edebini bozmadı ve oruç ibâdetinin sadece aç susuz kalmak olmadığını; “eline, diline, beline” sahip olmanın da zarûretini idrak etti.

X X X

            Gelgelelim ki, bu halk Ramazanlarda özellikle hep rahatsız edilmiştir. Bir zamanlar TRT’de ve daha sonra özel televizyonlarda Ramazan, bir eğlence şeklinde anlaşılır, en hafif târifiyle Bayramla karıştırılırdı. Bir ara iyice gemi azıya alan televizyoncular, Direklerarası, karagöz, ortaoyunu derken, işi dansöz oynatmaya kadar vardırmışlardı. Buna mukabil, lâikliği koruma adına Kur’an ve Mevlid okuyan hocaların takkeleri çıkartılır; şimdi de bir çok TV’de yapıldığı gibi, dinî programlar seyredilmeyecek saatlere konulmaya çalışılırdı. O günlerde bir yakınımın çocuğuna, Ramazan’da ne yapıldığını sorunca, “Direklerarası’nda kanto yapılır” cevabını almıştım.

X X X

            Bu Ramazan’da ise, bazı “reyting avcısı” şovmen ilâhiyatçıların, bir takım basit menfaatler peşinde, oruçlu ağızların tadını bozduğunu ve yumuşayan gönüllerin sürûrunu kaçırdığını görüp hayıflanıyorum. İslâmı ve Müslümanı küçük düşürmeye teşne mâlum “herîf-i nâşerifler”in müstehzî bakışları, hattâ bazen açıkça alayları karşısında kocaman(!) adamların, hiç utanıp sıkılmadan ballandıra ballandıra “iftarda seks”i bir tartışmaları var ki, güler misiniz, ağlar mısınız, şaşırıp kalıyorsunuz. Anlaşılan o ki, televizyoncular karagöz hacivat ile ortaoyunundan bıkan seyircinin karşısına, belli ki artık diline vurmuş, uçkur takıntılı bu “esfel-i sâfilîn” ile çıkıyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Herifçioğlu elinde su bardağı, karşısındaki partneri seyrederek ihtirasla topun atılmasını bekliyor. Şu rezalete bir bakınız... Bir iftar dâveti esnâsında programı beraber seyrettiğimiz bizim Adnan, bu konudaki münasebetsiz bir seyirci sorusu üzerine, “Ulan p....ler, normal zamanda doğru dürüst becerdiniz de iftar topunu mu bekliyordunuz” diye bağırınca herkes gülmekten katıldı.

XXX

            Bir de “orucu bozan şeyler”in bütün teferruatıyla sıralanması hiç de hoş olmuyor. Şekilde takılarak esası unutan ve fıkıh ilmini dar kalıpların dışına çıkaramayan mollalar ortalıkta kol geziyorlar. Milletin aklını karıştırmanın mânâsı var mı? Yemeyeceksin, içmeyeceksin, cinsî münasebette bulunmayacaksın ve vücuduna dıştan takviye edici bir madde almayacaksın; işte bu kadar. Orucu bozmasa da, oruçlu iken kem gözden, kötü sözden de sakınmak lâzım. Siz öyle sanın... Geçen gün televizyonda “fetvâ emîni” kılıklı bir zât-ı muhterem, taharet esnâsında içeriye su kaçmasının da orucu bozacağını söylüyordu. Allah aşkına sevgili okuyucularım, susuzluğunu gidermek için ağzını bırakıp da başka tarafından vücuduna su almayı kim aklına getirir, lûtfen söyler misiniz?...

X X X

            Bizim matbuat evvel eski, dinle dindarla eğlenmeyi, din adamlarını karalamayı ve tezyif etmeyi mârifet saymıştır. Bazı kalın kafalı “lâikçi devrimbaz tâifesi”, bu şekilde “Cumhuriyeti koruma” iddiasıyla şuuraltlarındaki küflenmiş pozitivist ve materyalist komplekslerle her fırsatta din düşmanlıklarını göstermişlerdir. Cumhuriyet Gazetesi’nin kolleksiyonlarını bir gözden geçiriniz; elinde horoz şekeri küçük kız çocuğunu kandırmaya çalışan sapık imam tiplemesini, önde doksandokuzluk tesbihiyle çember sakallı “mürteci” ve arkasından yürüyen çarşaflı peçeli dört kadın karikatürlerini görürsünüz.

            28 Şubat’ta bu husûmet, Müslüm Gündüz-Fadime Şahin gibi olayların, askere dâvetiye çıkarmak için her gün saatlerce ekranlarda gösterilmesi şeklinde tezahür etmiştir. Şimdi aynı zihniyet, gene inançlı insanımıza, belinin altına vurarak saldırıyor. Yok “türbanlı porno”ymuş; yok internet sitelerinde (hâşâ) “İslâmî porno” varmış... Maksat bağcıyı dövmek...

            Bu arada, İslâm’ın, Kur’ân’ın bu kadar hükmü varken, sen kalk aklını hûrilerle gılmanlara tak ve Ramazan’a dair de sadece “sakız çiğnemenin orucu bozup bozmayacağı”nı tefekkür eyle...

            Hayır, hayır gülmeyelim; bence ağlasak daha doğru olur.

            Sakal-ı Şerîf Meydan Muharebeleri

            Aman bu başlığı okuyup da, benim, Efendimiz’in mübarek sakalını istiskal ettiğimi zannetmeyiniz. Bendeniz, o mukaddes emanetlere yüz sürme ikbâline nail olmuş, O’nun naçizâne muhiblerinden biriyim. Bilâkis, “sakal-ı şerîf olayı”nı ileri sürerek Hz. Peygamber’in mukaddes emanetlerini sinsice alaya alan ve bir bardak suda fırtına koparıp Ramazan’da AK Partilileri imanlı halkın gözünden düşürmeye çalışanların tezatlarla dolu iftiralarını kastediyorum.

            Bu çığırtkanlığı yapanlar, asırlık iddialarının aksine, bal gibi lâikliği çiğniyorlar ve dini siyasete âlet ediyorlar. Acaba bunların kaç tanesi bir “sakal-ı şerîf”i ziyaret etmiştir dersiniz?!... Sen hayatın boyunca İslâmı, Peygamberi küçümse; sakala, sakallıya şaşı bak; sakalı bir “irtica alâmeti” olarak kabul et; sırf o güzeller güzeli, “Kâinatın Efendisi”ni tahkir etmek için “Cüce Muhammet” adlı kitaplar yaz; sonra da “Atillâ Koç ‘sakal-ı şerîf’i ayağına getirdi” diyerek Kültür Bakanı’na ve Başbakan’a savaş aç... Bu riyakârlığa kim inanır dersiniz?

X X X

            Yok efendim, sakal-ı şerîf Dubai’ye, Siirt’e gönderilecekmiş derken, işin iyice cılkını çıkaran bir CHP milletvekili de soru önergesi vererek AK Partililerin, sakalından hâşâ Hz. Peygamber’i klonlamak istediklerini yazmış. Şu saygısızlığa söyleyecek lâf bulabiliyor musunuz? Bu defa da ben rica ediyorum değerli okuyucularım; lûtfen çıkarınız ağzınızdaki baklaları!

            Bay CHP’li! “Hatem-ül enbiya” Hz. Peygamber’in klonlanmasına hâcet yok. Bu millet yediden yetmişe Yüce Allah’ın izniyle O’nun yolunda ebediyete kadar yürümeye devam edecektir. O benzeri olmayan ve kıyamete kadar olmayacak olan Resûl-i Kibriyâ aslâ klonlanamaz; lâkin siz CHP’liler, tek parti dikta döneminden beri hep aynı zihniyetin papağanları gibisiniz. Yoksa sizleri bir “klonlayan” mı var?...

X X X

            Sevgili okuyucularım, bu Büyük Millet’in Peygamber sevgisi, kendi kavmi olan Araplardan da daha fazladır. Bakınız size tarihten bir misâl vereyim. Osmanlı Sultanı I. Ahmed Han, Aziz Mahmud Hüdaî Hazretlerine bağlı ve Hz. Peygamber’e âşık mütedeyyin bir padişahtı. Türk-İslâm Medeniyeti’nin şâheserlerinden Sultanahmet Camii onun tarafından yaptırılmış ve bu derviş hükümdar, camiin inşaatında bizzat yıllarca taş taşımıştır. Sultan Ahmet Han, Hz. Peygamber’in ayak izini bir kâğıt parçasına çizip üzerine şu şiirini yazarak vefâtına kadar tam 14 sene kavuğunda taşımıştır:

            “Nola tâcım gibi bâşımda götürsem dâim

              Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusûlün

              Gül-ü gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir

              Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün”

            Bizim bildiğimiz Atillâ Koç da işte bu Sultan Ahmet’lerin torunudur vesselâm...

            “Meclis’te Son Tango”

            Efendim, değerli dostumuz, eski “sefîr-i kebîr”lerimizden CHP’nin 2 nolu adamı Onur Öymen Beyefendi, “Erdoğan, bir kadını dansa kaldırabilir mi?” diye suâl eylemişler. Gazeteden okuyunca gayrı ihtiyârî makaraları koyuvermişim. İlâhî ekselânsları, sen çok yaşa e mi!

            Aklıma hemen iki anekdot geldi. Birincisi, daha önce de yazdığım, Mülkiye sıralarında güyâ bizim bu monşer takımıyla aşık atabilmek hevesiyle bir dans stüdyosunda nasıl kan ter içinde dans öğrendiğim; ikincisi ise, Cumhuriyet’in ilk siyaset ve bürokrasi ekiplerinin, devrimcilik adına süzme bıyıklarıyla jaketetaylarını çiğneyerek nasıl dans etmeye çalıştıkları... Rivayet edildiğine göre, Ankara Palas’taki bazı balolara ricâl-i devletten bir kısmı kendi karıları yerine başka hanımlar götürmeye kalkınca, bu “dans devrimi”ndeki mecbûriyetten vazgeçilmiş.

            Aklı hâlâ geçen asrın ilk yarısında takılı kalmış CHP jakobenizmi, modernleşmenin ve sosyal değişmenin devlet zoruyla olmayacağını bir türlü anlayamamıştır.

X X X

            Diyelim ki Başbakan Erdoğan çok iyi dans edebiliyor (Belki de edebiliyordur), eşinin dışında başka bir kadını dansa kaldırsa, bir avuç sosyetik azınlık haricinde, milletin bunu hoş karşılayacağını mı sanıyorsunuz? Sadece Erdoğan gibi İslâmî ölçülere riâyetkâr bir siyaset adamı değil, Türkiye’deki politikacıların büyük çoğunluğu bu “modernizm gösterisi”ne iltifat etmeyecektir. Ben, Demirel’in de, Ecevit’in de, Özal’ın da kendi eşlerinden başka bir kadınla dansettiklerini hatırlamıyorum. Zaten bunu isteselerdi dahi hanımları aslâ müsaade etmezlerdi.

            Nasıl anlatmalı ki, eğer Türkiye 3 Ekim’de AB ile müzakerelere başlayabildiyse, iyi dans edebilen monden siyasîlerin sâyesinde değil, İslâm-Türk kültürüne sahip olma farklılığının imtiyazıyla buna muvaffak olabilmiştir. Çünkü bu defa farklılık, eksiden ziyade artı puan getirmiştir.

X X X

            Lâkin, “bir kadını dansa kaldıramamanın” eksiklik olduğu düşünülüyorsa, bunun da kolayı var. Çok iyi dans ettiğinden emin olduğumuz, yakışıklı, selvi boylu Onur Öymen dostumuz, CHP’den istifa ederek AK Parti’ye geçer; Başbakan Erdoğan da onu “Kadınları Dansa Kaldırmaktan Sorumlu Devlet Bakanı” olarak görevlendirir.

            Kimbilir, 3 Ekim’den önce bu mesut hâdise gerçekleşmiş olabilseydi; Onur Bey, Avusturya’nın muannit fakat kendisi gibi selvi boylu ve güzel Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik’i dansa kaldırır ve bir Viyana Valsi ile ikna edebilirdi.

            Şaka bir yana, eğer bu kafada giderlerse, CHP’liler Meclis’te galiba “son tango”larını yapmış olacaklar.

XXX

            Sevgili okuyucularım, koskoca Türkiye’de geçtiğimiz haftanın ana gündem maddelerini böylece değerlendirmiş olduk. Türkiye’yi, “iftarda seks”, “sakal-ı şerif tartışması” ve “Erdoğan’ın dansı” üçgenine hapsedenlere, hep beraber şöyle içten bir “Yuh!...” çekelim mi, ne dersiniz?...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ