Kürt Sorunu mu, Terör Sorunu mu?

 

 

            Türkiye’de “Kürt Sorunu” var mıdır? Türkiye’de hiç bir zaman Türk-Kürt ayrımı yapılmamış; etnik farklılıklar siyasî ve sosyal hayatı etkilememiştir. Etnik menşei ve alt kimliği ne olursa olsun, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, “tek millet” olarak yıllardır bir arada yaşamaktadır. Başbakan’ın sözünü ettiği “geçmişteki hatâlar” içinde, millî birlik endişesiyle ana dil konusundaki sınırlayıcı uygulama ve ekonomik ihmal haricinde önemli bir hatâ gösterilemez.

            Türkiye’de Kürt sorunu yoktur ama “Terör Sorunu” vardır. Ayrıca, ekonomik gelişmişlik farklarından doğan “az gelişmiş bölgeler” ve bunlardan birisi olan “Güneydoğu Sorunu” vardır.

X X X

            Dış çevrelerin desteklediği bölücü teröristler ve ayrılıkçı Kürtçüler bastırınca, Türkiye’deki bir kısım aydınlar ve siyaset adamları, hamamda “Evreka!” diye bağıran Arşimed gibi, “yeni çözüm yolları” aramaya girişmiş; ancak, romantik peşin hükümlerden sıyrılıp gerçek sebebi teşhis edemeyince, daima sukût-u hayâle ve hüsrâna uğramışlardır.

            Cumhuriyet’in, Güneydoğu’da uyguladığı bütün politikaları aynen savunacak değiliz. Bu konudaki bazı hatâları yakînen biliyor; demokratikleşme ve modernleşmenin meydana getirdiği değişimi önemli görüyoruz. Lâkin, “vatanın bütünlüğü” hususunda verilecek tâvizlerin ne kadar büyük felâketlere yol açabileceğinin de şuurundayız.

X X X

            Evvelâ Özal’ın, “Yeni Osmanlılık” vizyonu çerçevesinde Kuzey Irak’taki peşmergelere verdiği tâviz ve “Çekiç Güç”ün faaliyetlerine göz yumması; bizce de çok önemli bir dış politika açılımı olabilecek hedefini gerçekleştirmediği gibi, ne yazık ki “Bağımsız Kürdistan”ın kurulması konusunda ilk merhalenin başlamasına yardımcı olmuştur.

            1991 Genel Seçimleri’nden sonra Başbakan Demirel ile Başbakan Yardımcısı İnönü’nün Diyarbakır’a gidip “Kürt realitesi”nden bahsetmeleri, Cumhuriyet’in o zamana kadar devam eden millî birlik ve bütünlük politikasını temelinden dinamitlemiştir.

            Daha sonra uzun bir müddet, “Kürt sorunu”nun, “siyasî” ya da “demokratik” bir yolla mı, yoksa “askerî” bir yolla mı çözümlenebileceği tartışılmış; tabiî hiç kimse “askerî” çözümü tercih etmemiştir. Bugün, kendi partisinin programına sekiz yıl önce “Kürt sorunu”nun yazılmasını unutup Başbakan’a bu konuda “Demokratik açılımı”ın ne olduğunu soran Baykal, farkında olmadan önemli bir noktayı işaret etmiştir.

            Aralık 1999’da Diyarbakır’da, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyen zamanın Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, bu sözüyle oportünist ve dışa bağımlı politikacı/aydın tipinin örneğini oluşturmuştur.

X X X

            Başbakan Erdoğan’ın, kendisini aydın olarak tanımlayan, ayağı yerden kesik bir grupla görüştükten sonra “hidayete erişerek” “Kürt Sorunu”ndan söz etmesi ve daha sonra, sanki başka bir ülkeyi ziyaret edercesine Diyarbakır’a gidişi, bize son 20 yıldır yaşadıklarımızı hatırlattı.

            Başbakan’ın, bin yıllık bir Türk yurdu olan Diyarbakır’ı ziyaret etmesi; Diyarbakır’ın ve Güneydoğu’nun sorunlarıyla ilgilenmesi; hattâ bölgedeki bazı ayrılıkçı unsurlara karşı bile uzlaşmacı bir tavır içinde bulunması müsbet karşılanabilir. Başbakan’ın, “tek devlet, tek millet, tek bayrak” sloganı da, bu konularda aslâ tâviz verilmeyeceğini anlatan fevkalâde mânidar bir ibaredir.

            Lâkin, Sayın Başbakan şunu iyi bilmelidir ki, PKK terör sorununun ve arkasındaki ayrılıkçı siyasî hareketin bu şekildeki “demokratik açılımlar”la çözümlenmesi mümkün değildir.

            Nitekim, eli kanlı bir teröristin cenaze törenine binlerce kişiyle katılan mahallî merciler ve PKK yanlısı ayrılıkçı siyasîler, Başbakan’ın bu iyi niyetli ziyaretini sabote ederek çok az kişi tarafından dinlenmesini sağlamışlardır. Ziyaretten hemen sonra da, Elazığ Valisi’ne PKK terör örgütünce suikast düzenlenmiş ve terör olayları devam etmiştir.

X X X

            Başbakan’ın son Diyarbakır ziyaretinin sadece şu faydası görülecektir: Bütün bu teşebbüsler neticesinde hâlâ devam edecek terör olayları karşısında, -bizce gereksiz şekilde olsa da- üzerine düşen bütün görevleri yapmış olan hükûmetin, terörle mücadeledeki haklılığı Türk ve dünya kamuoyunda bir defa daha ispatlanmış olacaktır.

            Bundan böyle, ne olduğu belli olmayan ve Türkiye’nin bütünlüğünün zedelenmesine yol açacak “siyasî çözüm” tartışmalarını, “aydınlar”ın köşe yazılarına ve bildirilerine bırakıp, ciddî şekilde terörle mücadelenin vakti gelmiş de geçmektedir.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ