Misyonerlik Üzerine

  

 

            Sevgili okuyucular, uzun süre hastanede âdeta yalama olmuş akciğerlerimle uğraştıktan sonra, 43 yıllık dostum sigaraya vedâ edip nihayet bugün taburcu oldum. Dilimde Yahya Kemal’in “His var mı bu âlemde nekahet gibi tatlı” mısraı, masamın başında, ağzımda nefret ettiğim sakızı çiğneyip kül tablasına hasretle bakarak hoşlanacağınız bir yazı düşünüyorum. Lâkin zihnimi teksif etmek ne mümkün...

            En iyisi sizlerle gündeme oturan misyonerlik konusunda bir sohbet edelim.

X X X

            Efendim, her dinin tabiatında, insanlığı irşada çağrısı ve inançlarını yayma arzusu vardır. İslâmiyet’in yayılması da bu şekilde olmuştur. Kendisinin mürtedliğine kadar iftira atanlara mukabil, evliyâ mertebesinde olduğuna inandığım Fatih Sultan Mehmet Hân’ın Avnî mahlâsı ile yazdığı şu beyti, inancını açıkça ortaya koymaktadır:

            “İmtisâl-i câhidü fillâh olubdur niyyetim

              Dîn-i İslâmın mücerred gayretidir gayretim”

            Ancak Müslümanlar, özellikle Müslüman Türkler, hiç bir zaman kimseyi zorla Müslüman yapmaya kalkışmamışlardır. Çünkü İslâm’a göre “Dinde (dine girmede) zorlama yoktur” (Bakara, 256). Eğer Osmanlılar bu yola gitselerdi, bugün Avrupa’nın Viyana’nın doğusunda bulunan nüfusu -Yunanlı dostlarımız da dahil olmak üzere- tamamen İslâmlaşmış olurdu. Müslümanlar, gayrımüslim olanları üzerlerine “zimmet” kabul ettiler ve onları himaye eden ayrı bir “zımnî statüsü” ve hukuku geliştirdiler.

X X X

            Mûsevîler, “Talmut”a göre kendilerini goyimlerden (diğer insanlardan) farklı ve üstün kabul ettikleri için “yahûdiliğe” kabul konusunda kapalı bir siyaset takip ettiler. Fakat bunun yerine, “Bilderberg Grubu”, “Tapınak Şövalyeleri”, “Mason Locaları” ve dünyayı saran binlerce kulüp ve dernekler vasıtasıyla “front teşkilâtlanma” ile “siyonist ideoloji”yi müessir kılma gayreti içinde oldular.

            Hristiyanlar, dinî yayma faaliyetleri bakımından daima hırslı olmuşlar; bu konuda bazen hiç bir kural tanımamışlardır. Papa II. Urban ile Pierre Lermit’in güdümünde 11. asırda başlattıkları  “Haçlı Seferleri” ile Hristiyanlık uğruna yüzyıllar süren acımasız katliâmlar yaptılar. Sadece İslâm-Türk Dünyası’nı değil Ortodoks Bizans’ın Kostantinopolis (İstanbul)’ini de tarûmar edip yağmaladılar. Bu yüzden geçtiğimiz yıllarda özür dilenmesine rağmen, hâlen “Haçlı zihniyeti”ni yaşatan ve bu yüzden Türkiye’nin AB’ye girişine karşı çıkanları biliyoruz.

            Misyonerlik, Hristiyan yayılmacılığının esas unsurudur. Misyonerliğin mahiyetini ve içyüzünü öğrenmek için “Misyon” filmini görmenizi tavsiye ederim. Misyonerler, tarih boyunca özellikle kara Afrika’da faaliyetlerini yürütmüşler; bir bakıma Batı emperyalizminin yerleşmesinde tesirli olmuşlardır. Ancak, köle ticareti ve Afrika’nın Avrupa tarafından sömürülmesi karşısında etkisiz kalmışlardır. Misyonerlerin, 19. asırdan itibaren Türkiye üzerinde yoğunlaştığı görülüyor. Günümüzde, “lâikçilik paranoyası”nın İslâmî eğitimi tehdit etmesi ve zayıflatması, Türkiye’nin AB’ye giriş şartlarını uygun bir vasat olarak değerlendirmeleri ve özbeöz Müslüman Alevîler’in ayrı bir dindenmiş gibi azınlık sayılmak istenmesi, Misyonerlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Bu açıdan Rahşan Hanım (Ecevit) haklıdır ama bu durum AB’ye sırtımızı dönmemizi gerektirmez.

X X X

            1988’de Millî Eğitim Bakanı iken, Vatikan’ın Ankara Büyükelçisi Monsenyör Sergio Sebastiani ziyaretime geldi. Peder Sebastiani, Ankara kordiplomatiğinin duayeni mevkiinde, çok sempatik, sevilen ve sayılan bir kişiydi. Daima gülümseyen yüzü ve babacan tavırları ile kalpleri fethetmesini bilirdi. Bütün ömrünü misyoner olarak geçirmiş, yanılmıyorsam Madagaskar’da uzun yıllar çalışmıştı. Zaten Vatikan Büyükelçiliği de, açık söylemek gerekirse bütün dünyada Hristiyanlığı temsil eden ve Hristiyanları himaye eden bir teşkilâttır.

            Neyse efendim, hikâyemize dönelim. Hoşbeşten sonra bana sebeb-i ziyaretini anlattı. İskenderun’da bir ilkokulda dindersi öğretmeni, Monsenyör’ün tâbiriyle Hristiyan çocuklara zorla “elham”la “kulhuvallah”ı ezberletiyormuş. Hayretler içinde gülümseyerek dinledim ve söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için Hatay’ı arayıp acele bilgi istedim. Biz kahvelerimizi yudumlarken cevap geldi. Meğer bizim saf öğretmenimiz Hristiyan öğrencilerine namaz duâsı ezberleterek İslâmı yaymaya(!) çalışıyormuş. Hristiyan velilerin şikâyetlerine de aldırmıyormuş. Gereğinin yapılması için talimat verdim. Sebastiani pek memnun olmuştu. Sarılıp yanaklarımdan Türk usûlü öptü.

            “Bakınız ekselansları” dedim. “Karım iki yıl önce New York Ticaret Başmüşaviri olarak görev yaparken, oğlumuz Mustafa’nın eğitimi Hristiyan taassubu yüzünden problem olmuştu. Oturdukları yere yakın olan St. Agnes Lisesi’ne devam ederken öğretmenleri onu zorla İncil dersine sokmaya kalktılar; aksi halde sınıfta bırakacaklarını söylediler. Bunun için aylarca uğraştıktan sonra, derslere girmek şartıyla sorumlu olmamak üzere din derslerinden muaf olabildi. Kızım da ilkokulunda aynı problemle karşılaştı. Bizimki istisnaî ve münferit bir olay; halbuki siz bunu bir politika olarak geliştirmişsiniz.”

            Sonra Sebastiani bana Vatikan’ı tanıtan çok güzel hazırlanmış bir kitap verdi ve beni Vatikan’a dâvet etti. “Orada Baba (Papa)’yı da görürsünüz. Kimbilir belki de beğenir kalırsınız” deyince ben de gülerek: “Olabilir, Allah saklasın, insan bazen Hak yolu şaşırabilir. Lâkin orada sizin bulunmayacağınıza eminim” dedim. “Neden?” diye hayretle sorunca, “Sizin gibi akıllı, sempatik, iyiliksever bir gönül adamının o zamana kadar Müslüman olacağını zannediyorum” cevabını verdim. Kıpkırmızı kesilen Peder Sebastiani “Ben bu cevabı hakettim” dedi.

            Sergio Sebastiani, daha sonra Kardinalliğe yükselerek Vatikan Ekonomik İşler Bakanı oldu. Geçen yaz Roma’ya gittiğimde aradım. Bulabilseydim kendisine “Hâlâ burada mısınız?” diye takılacaktım.

X X X

            Bugünlük bu kadar sevgili okuyucularım. Bilseniz daha derûnumda neler var neler...

            Cenab-ı Allah, hepimize Müslüman olarak çene kapamayı nasip etsin. Amin...

______________________________

Düzeltme Notu: Zâtürrenin ateşinden olacak Cuma günkü “Rusya İlişkilerinde Dengeler” başlıklı yazımda yanlışlıkla Kazan Başkonsolosluğu’nun kapatıldığını yazmışım. Halbuki niyetim bu dış temsilciliğimizin açıldığı 1996 yılından çok daha öne kurulması gerektiğine işaret etmekti. Maddî hatâyı tesbit ederek beni uyaran Büyükelçi Halil Akıncı’ya teşekkür ederim. Ayrıca bu temsilciliğimizin faaliyetlerini arttırdığını da memnuniyetle öğrendim. Darısı diğerlerinin başına... Özür diliyor, düzeltiyorum.
 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ