17 Aralık Düşünceleri

 

1987’de Devlet Bakanlığım sırasında AB’ye tam üyelik için teşebbüste bulunmuştuk. Merhum Özal, bu müracaatı Hükûmet Sözcüsü olarak benim açıklamamı istemişti. Özal, o vakit 90’lı yıllarda AB’ye “tam üye” olabileceğimizi düşünmüştü. Aradan 20 yıla yakın zaman geçti. Hâlâ uğraşıyoruz. Eğer 17 Aralık’tan müsbet bir netice alabilirsek, en az bir on sene daha uğraşmamız gerekecek. 2010’lu yıllarda tam üye olduğumuz takdirde yarım yüzyılı aşkın bir bekleyişten ve mücadeleden geçmiş olacağız.

      Mecnûn bile Leylâ için böylesine füsünkâr bir yolculuk yapmamıştı...

X X X

      Bu uzun yolculuğun sebeplerini düşündüğünüzde, önce “Darbeler Dönemi”nin Türkiyesi’ni görüyorsunuz. 37 yılda dört askerî müdahale ile kevgire dönmüş bir “prematüre demokrasi”, idam edilen bir başbakan ve bakanları, hapishaneler dolusu siyasîler ve düşünce suçluları, sayısını hatırlamakta güçlük çektiğimiz ekonomik krizler ve dünya ortalamasının altında seyreden kişi başına gelir seviyesi... Bu manzaranın hiç de iç açıcı olduğunu söylemek mümkün değildir.

X X X

      Lâkin, madalyonun öteki yüzü daha da ilgi çekicidir. Bu yüzde, önce, bin yıldır haçlı zihniyetinden tam olarak kurtulamamış bir “ihtiyar Avrupa” var. Haçlı seferlerinde karşısında ya Eyyûbîler’i, ya Selçuklular’ı veya Osmanlılar’ı bulmuşlar. Geçmişte olduğu gibi bugün de en büyük ve güçlü İslâm ülkesi olan Türkiye’yi, lâik devlet yapısında olduğunu bilseler de, benimsemekte güçlük çekiyorlar.

      Ayrıca, Türkiye AB’ye tam üye olarak girdiği takdirde, Avrupa’nın en fazla nüfusa ve yüzölçümüne sahip, en büyük ülkesi olacak. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’nin AB’ye girmesi, herhangi bir ülkenin Birliğe dahil olmasından çok farklı bir hâdise. Burada, sıradan bir ülkenin entegrasyonu değil; iki farklı kültürün, medeniyetin, kısaca iki “ayrı dünya”nın bir araya gelmesi söz konusu...

X X X

İşte, Türkiye’nin AB’ye üyeliğinde, Avrupa’nın bu kadar zorlanmasının asıl sebebi de budur. Gecikmede, Türkiye’den doğan sebepler, Kopenhag siyasî kriterlerinin yerine getirilmesiyle ortadan kalktığına göre, geriye Avrupa’nın bu “oluşumu” hazmetmesi kalmıştır.

Avrupa’nın 17 Aralık’ta ve müzakereler sonunda vereceği karar, kendi içine kapalı ihtiyar bir “Hristiyan Kulübü” olarak devam etmesi veya Başbakan’ın dediği gibi “küresel statü”ye sahip büyük bir birlik hâline gelebilmesi konusunda tercihini ortaya koyacaktır.

Demokrasi konusunda geçmişteki sıkıntılarımızı saymazsak, AB’nin Türkiye’nin üyeliği bakımından çıkardığı problemler, uyguladığı çifte standartlar, oportünist politikalar ve kıvırmalar, doğrusu bir Türk olarak beni hiç mi hiç üzmüyor. Bazen kızıp sunturlu bir küfür savurduğum oluyor ama umumiyetle bu eski medeniyetin “tek dişi kalmış canavarları”nın diplomasi dansları beni güldürüyor. Bizim ihtiyatlı Kayseri’li ile pervâsız Kasımpaşa’lı, evelallah haklarından geliyor...

Ben ise, ülkelerindeki geri kalmışlıktan utanan az gelişmiş ülke aydınlarının kompleksiyle ezilmek yerine, binlerce yıllık büyük bir kültür ve medeniyetin en önde gelen temsilcisinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olduğum için iftihar ediyorum.

X X X

      17 Aralık’ta, “özel statü”, “Kıbrıs” gibi kabul edilemeyecek şartlar öne sürülmeden müzakere tarihi verilirse, bundan memnuniyet duyarım. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin faydalı olacağını düşünüyorum.

      Lâkin, beklediğimiz gibi olmazsa, bu Türkiye’nin sonu değildir. Biz, AB ile var olmadık; varlığımızın devamı için de AB’ye muhtaç değiliz.

      Bugüne kadar AB yolunda attığımız adımlar, Türkiye’nin menfaatine olmuştur. AB’nin de itici tesiriyle demokratikleşme için gerçekleştirdiğimiz reformlar sâyesinde, özellikle son iki yıllık dönemde Türkiye’de çok önemli müsbet değişmeler cereyan etmiştir.

      Eğer 17 Aralık’tan, beklediğimiz olumlu cevabı alabilirsek ne âlâ... Ancak, AB, bizi câmiaya almaya cesaret edemezse, biz de kırılmadan, darılmadan, üzülmeden, büyük bir Millet ve Devlet olmanın vekarıyla yolumuza devam ederiz.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ