El-Kaide’yi Huntington Kurdu!

 

 

            Evet, tarihî açıklamamı yapıyorum: El-Kaide Terör Örgütü’nü ünlü stratejist Samuel Huntington kurdu; daha doğrusu, İslâm düşmanlığı konusunda çok iyi anlaştığı yakın dostu Bin Ladin’e kurdurdu. Örgütün finansmanını da CIA ve MOSSAD’ın birlikte üstlendiği tahmin ediliyor.

            Böylece, yıllık “saçmalama” hakkımı kullanmış oldum. Lâkin, Bin Ladin ekolünün küresel terör rezaletine birazcık yakından bakacak olursanız, bu ironik iddiamın büsbütün saçma olmadığını görürsünüz.

            Demirperde’nin yıkılışından sonra, ABD’nin liderliğindeki Batı Dünyası, İslâmiyeti en büyük tehlike olarak kabul etti. Şüphesiz bu kabulde, ABD gizli servisleriyle içiçeliği bilinen Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezinin de önemli tesiri oldu. İslâmı, “köktendinci-ılımlı” diye ayırıp sanki “şiddet” içeren, “terör potansiyeli” olan bir din gibi algılayan Batı’nın, “Yeni Haçlı Seferleri” konusundaki iştihâsı, bu tezle tahrik edildi.

            Ancak, bu nevî teorik iddialar, Batı kamuoyunu İslâm aleyhine tevcih etmeye yeterli değildi. İşte tam bu sırada Bin Ladin ve ekibinin İslâm adına “cihad” ilân ederek yaptığı terör eylemleri; Huntington gibi düşünen İslâm aleyhtarlarının, yayılmacı ihtiraslarına gerekçe arayan Batılı siyaset adamlarının ve misyonerlik faaliyetlerini hızlandıran kilisenin imdadına yetişti.

            Düne kadar Müslümanlara karşı en büyük hoşgörüyü gösteren İngiltere’de, bugün artık Müslüman olduğu için insanlar öldürülebiliyorsa, bu El-Kaide “sâyesinde” mümkün olabilmiştir.

            Bin Ladin, en büyük “İslâm düşmanı”dır. Batı’nın Haçlı misyonu, Bin Ladin’in göğsüne, “Hristiyanlığa Hizmet Madalyası” takmalıdır.

            İslâm Dünyası ise, haksız bir suçluluk kompleksiyle suskun kalacağına, Bin Ladin ve arkadaşlarının “İslâm düşmanı” olduğunu bütün dünyaya ilân etmelidir.

X X X

            PKK’ya gelince; son aylarda yaptığı terör eylemleri neticesinde, bir çok asker ve polisimizin şehit edildiği ve suçsuz vatandaşlarımızın mağdur olduğu, cümle âlemin malûmudur. Ancak, “İslâm terörü” diyerek İslâmiyete iftira atmaya devam eden Batı Dünyası, sıra PKK terörüne gelince buz gibi soğumakta; neredeyse PKK’lı kâtilleri “bağımsızlık savaşçıları” diye tavsif etmekte ve PKK terörünün “küresel” değil “ulusal” olduğunu söyleyip bîgane tavrını sürdürmektedir.

            ABD  ve AB’nin bu çifte standartlı davranışı karşısında, artık iş başa düşmüştür. Özellikle, Irak’ın işgalinden sonra komşumuz durumuna gelen ABD, hâlâ 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilişinin “kan dâvâsı”nı gütmekte, sadece Kandil Dağı’ndaki PKK yuvasına değil, burnunun dibindeki Kerkük’te de PKK faaliyetlerine göz yummaktadır.

            Bu durumda, Irak Hükûmeti’ne ve ABD’ye muayyen bir mühlet vererek, TSK’nın bir “sınır ötesi operasyonu” yapması gerekli olmaktadır.

X X X

            Niyetimiz, Türkiye’nin ABD ile çatışmaya girmesini tahrik değildir. Bilâkis, her zaman Türkiye-ABD ilişkilerinin güçlendirilmesine taraftar olduk. Lâkin, Türkiye’nin güvenliği bahis konusu olunca, hiç tereddüt etmeden icap edeni yapmak gerekir.

            Bu arada, Başbakan’ın Suriye konusunda, ABD ile ters düşmeyi göze alarak, bizce lüzumsuz yakınlaşma politikasını devam ettirdiğini görüyoruz. Geçici bir dönem Suriye ile münasebetlerimizi soğutarak ABD’nin PKK konusunda ikna edilmesine çalışmak daha doğru bir politika olurdu.

            Daha düne kadar Apo’ya yataklık yapan Suriye’ye gösterilen, bu gereğinden fazla yakınlık, dış politikadaki dengeleri sarsacak ölçüde arttırılmıştır. Önce Başbakan’ın lüzumundan fazla büyüklükte bir heyetle Suriye’ye gitmesi, sonra Cumhurbaşkanı’nın rahatlıkla tehir edilebilecek ziyareti ve daha sonra da Emine Erdoğan’ın seyahati tartışma konusu olmuşken; şimdi de Beşar Esad’ın tâtil için Türkiye’ye dâvet edilmesi -tabiî teklif Esad’dan gelmemişse-, hatâlı uygulamalardır.

            Suriye ile bu derece yakınlaşmadan önce, BAAS diktatörlüğünün yıkılmasını beklemek gerekirdi. Beşar Esad’ı biz de çok sevimli ve cana yakın buluyor; Suriye halkını da kendi halkımızın bir parçası olarak görüp seviyoruz. Lâkin, evvelâ Türkiye’nin millî menfaatlerinin geldiğini unutmamak zorundayız.

X X X

            Türkiye, 21. asrın başında, bütün dünyadaki barış ve huzurun temininde “kilit ülke”dir. Bu gerçeğin, Türkiye ve Dünya ülkeleri tarafından idrak edilmesi lâzımdır.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ