14 Mayıs’ta Hüzün

  

 

            Dün 14 Mayıs’tı. 1950 Genel Seçimleri’nde halk tarafından demokratik şekilde gerçekleştirilmiş “Beyaz İhtilâl”in 55. yıldönümü... Bize göre “Demokrasi Bayramı” olarak kutlanması gereken bu tarihte, “şeflik dönemi”nin “tek parti diktatörlüğü” yıkılmış ve “çok partili parlamenter rejim” işlerlik kazanmıştı.

            Lâkin, milletin çok büyük çoğunluğunun “Demokrasi Bayramı” kabul ettiği bu günde ben çok hüzünlüydüm. İlkbaharın bütün güzellikleriyle gülümsediği bugün de, merhum Akif’in Bülbül’ünden şu mısraları mırıldanıyorum:

            “Tesellîden nasîbim yok, hâzan ağlar baharımda

              Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyarımda.”

            Bu ne biçim “hânumansız serserîlik”tir ki, bir asırdan fazla bir zamandır devam edip duruyor?... Milletin, halkın iradesi hâlâ en son sırada geliyor. Önce “kamusal alanına” “kamu” (halk)’nun giremediği “cumhur” (halk)’suz Cumhurbaşkanlığı; “Türk Milleti adına” karar veren milletten kopuk Yargı; halkın seçtiği Başbakan’ı üniversiteye sokmak istemeyen “kara cübbeliler” ve seçilmiş meşrû iktidarlara karşı on yılda bir “borazan öttüren” militer bürokrasi... Sonra, en arkadan mahcup adımlarla yalpalayarak gelen, fırça yemekten “şamar oğlanı”na dönmüş halkın temsilcileri...

            Rahmetli Üstâd Necip Fâzıl, bu manzarayı tek mısrada ne güzel anlatıyor:

            “Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç”

X X X

            Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda anlatılan insanımızın “hâl-i pür melâli” devam ede dursun, bundan daha mahzun olan manzara, tezatlarla dolu memleketin kendi manzarası... Üstâd’ın dediği gibi, “Durum diye bir lâf var, buyurun size durum:”

            14 Mayıs 1950’den tam 55 sene sonra, “millet iradesi” ayaklar altında çiğnenmekte. Halkın tek başına, hem de üçte iki çoğunlukla iktidara getirdiği siyasîler, elleri kolları bağlı bir vaziyette siyasette “kavas” (hizmetli) rolü oynuyorlar. “Ulusal Egemenlik Bayramı”, sadece “Çocuk Bayramı” olarak kutlanmakta. Komutanlar, “Bak sonra karışmam ha!” gibisinden nutuklar atarken; Yüksek Yargı Organları, YÖK’ün “oligarşik egemenlik korosu” eşliğinde “irtica” konusunda bizim “siyaset kavasları”na hadlerini bildiriyorlar.

            İlim, YÖK’ün “kölesi” durumunda. Siyaset kavasları, ilmi hürriyetine kavuşturmak için kıllarını kıpırdatsalar, olmayan ilmin bezirgân efendileri kara cübbelerini giyerek sokaklara düşüp soluğu Anıtkabir’de alıyorlar.

X X X

            “Canım, millet daha ne yapsın, işte seçti iktidara getirdi ya...” demek meseleyi halletmiyor. Bu öyle bir “egemenlik değirmeni” ki, eski “erkekler” “ürkek”, eski “ürkekler” yeniden “erkek” olsa da durum değişmiyor. Çünkü, bu diyarda halk iradesinin taşları bağlanmış, oligarşik tahakkümün taşları salıverilmiş. Çünkü, bu demokrasi masalında, “develer tellâl” olmuş, “pireler berber” olmuş; bize de “demokrasi beşiği”ni “tıngır mıngır sallamak” düşmüş...

            “Millet ne mi yapsın?” diye soranlara cevabımız, “sivil itaatsizlik”, yani halkın iradesinin bizzat halk tarafından ortaya konulmasıdır. İşte bunun içindir ki, 28 Şubat Dönemi’nde, elimizde demir âsâ, ayağımızda demir çarık bütün vatan sathını gezip durmuştuk.

            Mazlum-Der, Memur-Sen ve Millî Gençlik Vakfı’nın tertip ettiği ve 100’e yakın sivil toplum kuruluşunun iştirak ettiği “Beyaz Buluşma” mitingleri de, halk iradesinin tezahürü mahiyetinde meşrû gösterilerdir. Çoğunluğunu kadınların meydana getireceği onbinlerce kişi, bugün Ankara’da “Beyaz Buluşma Mitingi”nde milletin sesini haykırarak duyuracaklar. Mazlum-Der, “Beyaz Buluşma”yı şöylece ifade ediyor: “Şiddetten uzak, ayakları yere basan, sorunu ağlama ve sızlanma şeklinde değil onurlu bir davranış sergileyerek çözüme kavuşturmak”.

            Üniversitelerdeki, insanlık dışı, çağdışı, hukuk dışı “başörtüsü” yasağının kaldırılması için, artık iş başa düşmüştür.

X X X

            Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’de halkın tamamına yakın kısmı, bu Ortaçağ kalıntısı yasağın kalkmasını istiyor. Demokratik şekilde seçilen millet temsilcilerinin en az üçte ikisi bu yasağın karşısındalar. Yürürlükte olan kanun, “Yüksek öğretimde kılık kıyafet serbesttir” hükmünü âmir. Buna karşılık, başörtülü kız öğrenciler üniversiteye giremiyor ve öğrenim hakları engelleniyor. “Buyurunuz, referanduma gidelim, halka soralım” diyorsunuz, kabul etmiyorlar. Çünkü bu yasağın devam etmesini isteyenler, kendilerini milletin ve halkın üstünde gören “zorba devlet”in temsilcileridir.

X X X

            Ne hazindir ki bu millet, AB’ye girmeyi en çok da bu dayatmalardan kurtulmak için istiyor. Yani, kendi devletinin hışmından âzâde olabilmek için yabancılara sığınıyor. Bundan daha zelîl bir durum tasavvur edebiliyor musunuz?

            Geçen yılki 14 Mayıs yazımı şu satırlarla bitirmiştim: “Bayanlar, baylar, anlamadığınız şu: Menderesler, Özallar, Erdoğanlar, bu milletin gerçek temsilcileridir. İçinize sindirseniz de, sindirmeseniz de, bu millet ancak kendisi gibi gördüklerini temsilci olarak seçer. Ya, demokratik şekilde uzlaşır, sevmeseniz de saygılı olursunuz; ya da çekip gidersiniz. Sizin paşa keyfiniz için 70 milyonu ülkeden sürüp yerine Fransa’dan daha “lâikçi” bir millet getiremeyiz ya...

            Anlayın artık, bu millet bizim milletimiz, bu memleket bizim memleketimiz; iğreti duran sizlersiniz. Daha ne zamana kadar bu ülkenin yönetiminde “zorbalıkla” söz sahibi olacağınızı sanıyorsunuz?...”

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ