“Vara Keçik!”

 

            1991 Genel Seçimleri’nden sonraydı. Memlekete sıkıntı çıkarmaktan başka işi olmayan CHP, Erdal İnönü’nün Genel Başkanlığı döneminde SHP olarak oyunu arttırabilmek için, partiler arasında ittifak yasağı olmasına rağmen, ayrılıkçı siyasî Kürtçülerin partisi HEP ile seçim anlaşması yapmıştı. HEP’liler SHP’yi Truva atı gibi kullanarak 18 milletvekilini TBMM’ye soktular.

            Başta Leylâ Zana olmak üzere bu gizli HEP milletvekillerinin, SHP milletvekili olarak TBMM kürsüsünden ettikleri yemini değiştirerek nasıl Kürtçe bağırdıklarını hatırlayacaksınız. Kendisi de Kürt asıllı bir “şıh” (şeyh) olan ve en yaşlı üye sıfatıyla Meclis başkanlığı yapan Ali Rıza Septioğlu Leylâ Zana’yı, “Gız, gız, her yorulduğun yere han yapılmaz” diye azarlamıştı.

            Gariptir ki, bu TBMM, yemin kürsüsünde boynunda sözümona Kürt bayrağını temsil eden fularıyla Kürtçülük yapan Zana’ya izin verdi de; 1999 Genel Seçimleri’nden sonra milletvekili seçilen Merve Kavakçı’ya, gene CHP’nin bir türevi olan DSP’nin itirazıyla izin vermedi...

X X X

            Daha sonra Zana ve arkadaşları, SHP’den ayrılıp DEP’i kurdular ve Tansu Çiller’in seçim yatırımı uğruna, TBMM’nin bahçesinde polis arabalarına itiş kakış doldurularak götürüldüler. Hiç de güzel bir manzara değildi. Çiller, iç politikaya malzeme sağlarken, Zana ve şürekâsını Batı dünyasında meşhur ettiğinin farkına varmamıştı. Artık Zana, etnik farklılığından dolayı haksızlığa uğrayan bir “kahraman”(!) hâline gelmişti.

            Aslında Zana ve diğer DEP’liler, terör örgütü PKK’ya “yardım ve yataklık” suçu işlemişlerdi. Terörist başı Öcalan’dan emir alıyorlar, PKK için çalışıyorlar ve bunu gizlemeye gerek bile duymuyorlardı. Bir “hukukî garâbet” olarak incelenmeye değer tahliyelerinden sonra verdikleri beyanatlardan da bu durum açıkça anlaşılıyordu.

X X X

            AB’nin temsilcileri ve siyaset adamları birbiri arkasından ziyaretlerine gidince, hele bir de Avrupa Parlamentosu Zana’ya “Düşünce Özgürlüğü Ödülü” verince kaplarına sığamaz oldular. Öyle ya, koskoca AP’nin Başkanı Borell, Türkiye’nin Güney Doğu’sunu “Kürdistan” olarak adlandırıyor ve herkesin istediği devlette yaşayabileceğini söylüyordu.

            17 Aralık Türkiye için bir dönüm noktasıydı. Nasıl ki, Amerikalı müttefiklerimiz Patriği “ekümenik” ilân ederken, AB’li dostlarımız “domuzdan kıl çekme” gayreti içerisinde önümüze Kıbrıs’ı, Ege’yi çıkarmaya çalışırken, bin yıldır beraber yaşadığımız Kürt kardeşlerimizin de sözde temsilcileri, Avrupa’da Le Monde ve Herald Tribune gazetelerinde çarşaf çarşaf ilânlar vererek “özerk yönetim” talebinde bulunuyorlardı. İlânda, Basklılar, Katalonyalılar, İskoçlar, Laponlar, Güney Tirollüler ve Valonlar’dan -bir cehalet örneği olarak- dem vuruluyor; hiç sıkılmadan Kıbrıs’taki “Türk azınlık”tan söz ediliyordu.

X X X

            Takke düştü, kel göründü... Yıllardır, PKK ve yandaşlarının faaliyetlerinin “siyasî” maksatlı olduğunu; “sosyal ve kültürel haklar”la ilgisi bulunmadığını anlatmaya çalıştık. İnsan haklarına aykırı uygulamaların ve ekonomik sorunların etnik sebeplerden kaynaklanmadığını söyledik durduk. Lâkin, bizim at gözlüklü, Avrupa ağızlı, romantik aydınımız; meseleyi, art niyetli Batılı Kürt muhiplerinin gözüyle görmekten vazgeçmedi.

            Vakta ki, 17 Aralığa bir kaç gün kala ilânlar “What do the Kurds Want in Turkey?” (Kürtler Türkiye’de ne istiyor?) başlığı altında yayınlanınca; bizim aymaz aydınlar da meselenin, Kürtçe konuşmak, yayın yapmak, şarkı söylemek, kurs açmak olmadığını nihayet anlayabildiler.

X X X

            Ziya Paşa’nın dediği gibi, “Merd-i Kıptî şecaat arz ederken sirkatin” söylemiştir. Şimdi yedikleri nanenin farkına vararak tevil etmeye çalışsalar da asıl emelleri açıkça ortaya çıkmıştır. Buna göre;

            1. Önce, siyasî haklar talep ederek “özerklik” (otonomi) isteyecekler;

            2. Arkasından da, Diyarbakır’ı başkent yaparak bağımsız devlet kurup Türkiye’den ayrılmaya çalışacaklardır.

            Bu plânı görmemek için ya “aptal” ya da “hain” olmak gerekir.

X X X

            Büyük çoğunluğunun bu plânla hiç ilgisi olmayan ve Türk Milleti’nin ayrılmaz bir parçası olan Kürt kardeşlerimizi, elbette bunlarla bir tutmuyoruz. Onlar, bizim canımız, ciğerimizdir.

            Leylâ Zana’ya da anlayacağı dille seslenmek istiyorum:

            “Keççi vara, akli ha topke!” (Kız gel, aklını topla).

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ