Yargı ve İdeoloji

 

            Mülkiye’deyken Anayasa Hukuku Hocamız Doç. Dr. Mümtaz Soysal 1961 Anayasası’nı anlattığında, artık ‘kuvvetler ayrılığı’ sistemine geçtiğimiz için demokrasimiz adına sevinmiştik. Ancak, uygulama başlayınca, getirilen sistemin ‘kuvvetlerin ayrılığı’ndan ziyade ‘kuvvetlerin infiradı’na ve ‘çatışması’na yol açtığı görüldü.

            1961 Anayasası, CHP bürokrasisinin 27 Mayıs Cuntası ile birlikte hazırladığı DP çoğunluğuna karşı bir tepki metniydi. 1960 sonrasındaki ‘darbeler dönemi’nde hazırlanan antidemokratik anayasalar -birbirine tepkili hükümler taşımasına rağmen-, esas itibariyle ‘millete güvensizlik’ varsayımına dayanmıştır. Tek parti devrinde ‘Halka rağmen halk için’ dayatmada bulunmaya alışmış jakoben bürokrasi, halkın değerlerine saygılı iktidarların icraatını sınırlamak için, ‘yargı’, ‘üniversite’ ve ‘silâhlı kuvvetleri’ millî iradeye karşı kullanmaya çalışmıştır.

            Bu merciler, zaman zaman aralarında paslaşarak ‘devleti milletten korumak’ için kendilerine verilen yetkileri siyasî iktidarlar aleyhinde kullanmışlardır. TSK’nın antidemokratik müdahaleleri bir darbe mahsulü olan YÖK’ün keyfî uygulamaları ve yüksek yargı organlarının siyasî mahiyetteki bildirileri ve bazı kararları bu cümledendir.

X X X

            Değerli düşünür ve hukukçu Sami Selçuk, “Hukukçunun görevi ülkeyi kurtarmak değil, hukuku kurtarmaktır” diyor ve devam ediyor: “Yargıçlar yazılı hukuka göre karar verirler. Karar verirken, yazılı hukuk doğru mu yanlış mı değerlendirmesini, ülke yararlarını, ekonomisini v.b. etkenleri bir yana iterler. Yasalara göre hüküm koyarlar. Eğer bunun dışındaki etkenleri gözetirlerse hükûmet etmiş, siyasetin küresine girmiş olurlar”.

            Ne yazık ki, Türkiye’de bazı yargı kararları ‘hukukî’ değil, ‘siyasî’ ve ‘ideolojik’ mahiyettedir. 28 Şubat Dönemi’nde, Genelkurmay’daki ‘irtica brifingleri’ doğrultusunda hareket eden yargı mensupları, yürürlükteki pozitif hukuk metinlerine sırtlarını dönerek kendi ideolojik peşin hükümleri doğrultusunda karar vermektedir.

            Anayasa ve kanunlardaki açık hükme mukabil, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, yetkisini aşarak ‘yerindelik kararı’ verebilmekte; bazen de yasama ve yürütmenin yetkisine tecavüz ederek onların yerine geçebilmektedir.

X X X

            Lâikliği, ‘laisizm’ şeklinde yorumlayarak ideolojik bir çerçeveden değerlendiren bazı yargı mercileri, kişi hak ve hürriyetlerini ‘kamusal alan’ gibi sınırı belirsiz bir ölçütle ortadan kaldırırken, lâikliğin din ve vicdan hürriyeti boyutunu çiğneyerek korumaya çalıştıkları lâikliğe aykırı hareket etmektedir.

            Bu açıdan bakıldığında, Danıştay’ın başörtüsüyle ilgili son kararı, bireye biçim veren, özel hayata saldırı mahiyetinde talihsiz bir karardır.

            Danıştay’ın bu kararı;

            ·          İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 2., 3., 12. ve 18. maddelerine aykırıdır.

            ·          BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne aykırıdır.

            ·          Anayasa’nın, özel hayatın gizliliğini düzenleyen 20. maddesi ile, din ve vicdan hürriyetini düzenleyen 24. maddesine aykırıdır.

            Bu karardan sonra, ‘fişleme’ ve ‘cadı avı’ başlayacak ve benzeri ancak dikta rejimlerinde görülen huzursuzluk dönemine geçilecektir.

X X X

            Bu nevi ideolojik mahiyetteki kararların insan hak ve hürriyetlerini, demokrasiyi ve sosyal huzuru bozmaması için;

            1. Danıştay’ın bu yanlış kararını düzeltmesi,

            2. ‘Kamusal alan’ın bir hukukî ölçüt olmaktan çıkarılması,

            3. ‘Yargı Reformu’nun daha fazla geciktirilmeden hazırlanarak uygulanması şarttır.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ