Mutlu Toplumda Sevgi ve Nefret Üstüne

 

 

            Sevgili okuyucular, yarın “Sevgililer Günü”... Bugünün Sevgililer Günü ilân edilmesinden yıllar sonra, Hristiyan âlemiyle beraber biz de “Aziz Valentine Günü”nü kutluyoruz. Dünyanın hemen her yerinde, aşkı rumuzlaştıran “kâlp” motifli ticarî eşyalar vitrinleri dolduruyor. İslâm’ın “sevgi medeniyeti”ni tam olarak idrak etmez de, kültürümüzün özündeki aşkı geri plânda bırakıp şeklî meselelerle uğraşıp durursanız; gün gelir başka medeniyetlerin dinî kaynaklı Sevgililer Günü’nü baş tâcı ediverirsiniz. Sanki ne olurdu, Allah’ı ve O’nun Habîbini (Sevgilisini, yani Hz. Muhammed) anarak, “Kutlu Doğum Haftası”nı ya da “Mevlid Kandili”ni, kendi küçük sevgilerimizi de katıp kutlayabilseydik...

            Lâkin, Hristiyan âdeti de desek, piyasa ekonomisinin bir reklâmcılık olayı da kabul etsek; aynı “Anneler Günü”, “Babalar Günü” gibi, toplum olarak “Sevgililer Günü”nü benimsedik. Aile bütçelerini zorlamasına rağmen, bence fena da olmadı. Bari bundan sonra, Paskalya Bayramı diye elimizde boyalı yumurtalarla gezmeyelim. Easter Yortusu yapmayalım; bir de yüzümüze maskeler, kafamıza kabaklar geçirip Halloween (Cadılar Bayramı) diye ortalığa düşmeyelim. Zaten birkaç yüz kilometre güneyimizde, Amerikan askerleri ile peşmergeler her gün Cadılar Bayramı’nı kutluyorlar. Üstelik maske de takmadan, kendi suratlarıyla...

X X X

            Efendim, bizim cemiyetimizde genellikle herkes sevgi doludur. Zannedildiğinin ve hayatı muhalif bazı tiplerin iddia ettiğinin aksine Türk toplumu, bir “Sevgi Toplumu”dur. Ünlü “Memleketim” şarkısında Ayten Alpman’ın o güzelim buğulu sesi kulaklarımda çınlıyor: “Zengin fakir hepsi de sevdalı...” Gerçekten de, “Bir başkadır benim memleketim...”

            Geçen gün, Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE)’nün yaptığı “Mutluluk Anketi” sonuçlarına göre; Türkiye’de nüfusun büyük bir çoğunluğu kendini “mutlu” hissediyor ve gelecekten ümitli bulunuyor. Mutlulukla sevgi arasında yakın bir ilişki vardır. Seven kişi, bütün olumsuzluklara rağmen yaşamaktan memnundur ve kendisini mutlu hisseder. Ankette dikkatimi çeken hususlardan birisi, yaş grupları açısından en mutlu grubun 18-24 yaş grubu olması ve 65 üzeri yaştakilerin hemen bunu takip etmesi. Yani, sevgi ve heyecanla çarpan genç kalplerin candan mutluluğuyla, yaşlı ve yorgun kalplerin olgun mutluluğu âdeta kucaklaşıyor.

            Diğer taraftan, fertlerin yüzde 94’ünün ailelerinden, yüzde 82’sinin akrabalarından ve yüzde 91’inin arkadaşlarından memnun oluşu; Türk toplumunun, bütün tahripkâr unsurlara karşılık, hâlâ ne kadar sağlam bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor.

X X X

            Aşk ve mutluluk sohbetinin içinde “nefret”ten bahsetmek hiç hoşuma gitmiyor. Lâkin, dün televizyonlarda, öğrenci affına karşı çıkan YÖK ve Üniversiteler Arası Kurul sözcülerini dinlerken, bu “sevgi toplumu”nda “sevgi”yi kavrayamayanları düşündüm. Bu memlekette yıllardır “öğrenci afları” olur; kimse itiraz etmez; çünkü affolunanlar sadece “tembel” öğrencilerdir. Onların toplumda destekçisi çok olur. Ancak, öğrenci affında söz konusu edilenlerin arasında, çalışkan ve başarılı oldukları halde sırf  “başörtüsü” kullanmaları yüzünden okuldan atılanlar bulunduğu için bu “çatık kaş”lı zevat affa karşı çıkmaktadır.

            Dikkat buyurunuz, bu öğrencilere başörtüleriyle okula gelme izni çıkmıyor; sadece bu yüzden kaybettikleri uzun yıllar mahfuz kalmak şartıyla eğitimlerini tamamlama imkânı sağlanıyor. Ve, “türban meselesi”ni halka karşı bir dayatma unsuru olarak kullananlar, bu imkânı dahi kabul etmek istemiyor.

            Bir zamanlar iştirak ettiğim bir türban tartışmasında; karşımdaki jakoben gruba, “Bakınız, bu dayatmaya devam ederseniz bu çocuklarımız okuyamayacak, cahil kalacaklar; bu daha mı iyi olur?...” diye sormuştum. Yaşı 80’lerde olun bir jakoben, parmağını tehditkâr bir ifadeyle sallayarak ve ağzından tükürükler saçarak “Cahil kalsınlar, okumasınlar daha iyi!...” diye bağırmıştı.

            Bu sevgi toplumundaki “nefret kaktüsleri”ni anlatabildim mi, bilmiyorum. Bereket versin ki, sayıları çok az...

X X X

            Şimdiki gençler “aşk”ı bizimki kadar yoğun yaşıyorlar mı, bilmiyorum. Açıkçası, pek de sanmıyorum. Kızım Elif, bana sevgi ve ilgi üzerine bazen sorular sorar. Birgün, ona sevgide fedakârlık üzerine bir hâtıramı nakletmiştim. Bunu, genç okuyucularımla da paylaşmak istiyorum.

            1965’te 20 yaşında, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi 3. sınıf öğrencisiydim. Nişanlım ve sınıf arkadaşım Ülker ile ertesi gün sabah 8’de Fakülte’nin karşısındaki meşhur “Laz’ın Pastanesi”nde buluşmayı kararlaştırdık. Bende 1960 yılından beri peptik ülser vardı ve sık sık mide krizine giriyordum. O gece de Hacettepe Acil’i boyladım. Koridorlarda danalar gibi böğürüyorum. Bir taraftan da ertesi sabahki randevumu düşünüyorum. Neyse, röntgen falân derken damar yolu açıldı; serumlar, iğneler yapıldı; bu da yetmiyormuş gibi burnumdan mideme kocaman bir de hortum indirildi.

            Sabaha karşı ağrılarım dinmişti. Bir an evvel hastaneden çıkıp randevuma yetişmeyi istiyordum. Ancak doktorlar en az bir hafta yatmam gerektiğini söylüyorlardı. Uzatmayayım, damar yolundaki iğneyi ve serumu çektim fakat midemdeki hortumu çıkaramıyordum. Bir hizmetliye yalvararak onun yardımıyla bunu da halledip dolaptaki elbiseleri giydim ve hastaneden kaçarak tamı tamına saat 8’de Laz’ın Pastanesi’nde oldum.

X X X

            Biliyorum, bazılarınız bana “Amma da aptalmışsın” diyeceksiniz ve bu hikâyemi beğenmeyeceksiniz. Lâkin, benim tatlı çocuklarım, şunu biliniz ki, sevmek fedakârlıktır ve paylaşmaktır. Hem üzüntüleri hem de mutluluğu paylaşmak...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ