“APTAL KUTUSU”

 

            Hani bir söz vardır; “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” diye... Arkadaştan yola çıkarak bir kişiyi tanıma ve tanımlama yöntemi... Doğru bir yöntem olup olmadığı tartışılır ama günümüze kadar gelmiş ve hâlâ kullanılan güzel bir söz... Fakat ben bu sözü değiştirerek “Hangi TV programını seyrettiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” diyorum. Bence bu, “arkadaş”tan çok daha isabetli bir “tanıma” yöntemi...

            Sadece arkadaş mı? Etrafınızdaki yakın-uzak insanlardan tutun da, genelde toplumu tanımaya dahi ışık tutacak bir “tahlil” yöntemi bu... Soracaksın kişiye, “Kardeşim, sen en çok hangi programları seyderiyorsun?” Alacağın cevaba göre de, o kişi hakkında adamakıllı bir kanaate varacaksın. Alın size, geçerliliği, güvenilirliği, tutarlılığı yüzdeyüz olan bir “deneme” yöntemi...

X X X

             Televizyonun “aptal kutusu” olduğu sık sık söylenir. İspanyol diktatör Franco “Stadyumlar kurun, halkı futbolla kaynaştırın, ki futbolla uyuşsunlar ve uyanıp da yönetime kafa tutmasınlar” demiş ya, siz bu cümledeki stadyumu televizyonla, futbolu da kanallarla değiştirin; görün bakın millet nasıl uyuşturuluyor ve uyutuluyor...

            Fakat haksızlık da etmeyelim; televizyonun bilgilendirici, dinlendirici, eğlendirici yönü de var. Onun bir “aptal kutusu” haline dönüşmesi ise, kimin, neyi, ne kadar seyrettiği ile alâkalıdır. Meselâ, akşam misafir geliyor da, siz hâlâ elinizde uzaktan kumanda, televizyonda ne var ne yok diye debeleniyor ve misafirinizle sohbet etmiyorsanız, evinizde bir “aptal kutusu” bulunduruyorsunuz demektir...

X X X

            TRT’nin “tek tabanca” olduğu dönemde, tek kanallı televizyon evlerin baş köşesini işgal etmişti; lâkin “standart” ve “tekdüze” programlar sebebiyle fazlaca bağımlılık söz konusu olmuyordu. Ancak ne zaman çok kanallı döneme geçildi; ardından gelen çeşitlilik furyası ve “reyting” kavgasıyla birlikte vatandaşın önüne âdeta bir “açık büfe” konuldu... O olmazsa bu, bu olmazsa şu... Seç, beğen, al...

            Açık büfenin mantığında ise “yok yoktur”. İllâki her yaştan herkes için mutlaka bir “ürün” bulunur... Ürünün olduğu her yerde ise olmazsa olmaz bir unsur vardır: Rekabet...

            İşin içine rekabet girince, Makyavel de kulaklarımızı çınlatır: Her yol mübahtır, yeter ki gayeye ulaşalım. Gaye, “Daha çok seyirciyi ekran başına çekelim ki, reklâm gelirimiz artsın; reytinglerimiz tavana vursun”dur. İyi de bu nasıl olacaktır? Televizyon yapımcıları otururlar bu soruya cevap ararlar ve neticede çeşitli alternatifler ortaya koyduktan sonra ürünlerini deneme gayesiyle pazara (ekrana) sürerler. Tutan tutar, tutmayan çöpe gider.

X X X

            Şimdi gelin; Türk televizyonlarında “tutan” ve “tutmayan” program çeşitlerine bir göz atalım. Önce, rağbet görmeyen veya çöpe giden ya da kimsenin televizyon başında olmadığı saatlere konulan programlara bakalım: Belgeseller; tartışma programları, klâsik müzik ya da halk müziği konserleri, başyapıt filmler, bilgiye dayalı yarışmalar... Prime-time denilen, seyircinin en çok ekran başında olduğu zaman dilimlerinde bu tür programları aslâ göremezsiniz. Sebebini sorunca aldığınız cevap şu olacaktır: “Ne yapalım kardeşim, vatandaş bunları seyretmiyor ki?”

            Eh , o zaman vatandaş ne seyretmek istiyor? Cevap: Vatandaş sulu-sepken yerli filmler; abuk-sabuk pembe diziler; saçma sapan esprilerle yüklü televoleler; içinde mutlaka hır-gürün olduğu tartışma programları; bol dedikodulu magazinler; kanlı ve heyecanlı reality show’lar ve haberler; yalvarması ve yalakalığı sınırsız yarışmalar; veee tabiî ki, birilerinin birilerini yirmidört saat gözetlediği; içinde kavganın, küfürleşmenin ve entrikaların gırla gittiği “yarışma”lar...

X X X

            Peki, siz bunlardan hangisini seyrediyorsunuz? Eğer evinizde birden fazla televizyon yok ise, aile efradı arasında “Ben şunu seyredeceğim, o kanalı açalım” kavgası sizde de oluyor mu? Meselâ, evin erkeği maç programında ısrar ederken, hanımı “Gelinim Olur musun”daki Semra Hanım ile oğlu Ata’nın, müstakbel gelin adayı Sinem için nasıl birbirlerine girdiklerini mi merak ediyor? Öyle ya, Semra Hanım artık bir “fenomen”(!)... Gazetelerin ilk sayfalarından, başka TV programlarından, günlerdeki ev hanımlarının ve işyerlerindeki memurelerin dillerinden düşmüyor... Türkiye âdeta “Semra Hanımcılar” ile “Kahrolsun Semra Hanımcılar” arasında iki kampa bölünmüş durumda; tıpkı bizim Abdera’daki “Eşekciler” ile “Gölgeciler” gibi... Bir aralar Tülin ile Caner modaydı; şimdi de muhteşem Semra ile hanımevlâdı Ata... Baksanıza, “Hayat Bilgisi” dizisindeki “işbilir” Amir Bey bile gündeme uygun olarak, akvaryumundaki, daha önce Erman ile Şansal olan balıklarının ismini Semra ve Ata olarak değiştirdi...

            Benim büroda da bu programın müptelâsı bayanlar (ve hattâ baylar) var... Ben pek seyretmediğim için programın formatı ve gelişmelerle ilgili bilgileri istediğimde, öyle iştahlı ve heyecanlı şekilde anlatışları vardı ki; sanırsınız onlar gelin, Semra da onların kaynanası olacak... Yine bu hanımların söylediğine göre bir de “Ünlüler Çiftliği” programı varmış. Artık pek gündemde olmayan, kıyıda köşede kalmış ya da yeni kaset (moda tabirle albüm) çıkaracak olan “sanatçı”lar toplanıp, bir çiftlik evinde, mahrumiyetler içinde bir süre yaşamak zorundalarmış. Lakin bunlar da çok geçmeden, birbirlerine giriyorlarmış ve günün her saati hırlaşıp kavga ediyorlarmış... Allah akıl fikir versin ne diyeyim...

X X X

            Çok mu meraklı milletiz; yoksa başkalarının çekişmelerinden, kavgalarından, kapışmalarından, birbirlerine girmelerinden, birbirlerinin arkasından entrikalar çevirmelerinden ve dedikodu yapmalarından zevk mi alıyoruz? Niçin, bizimle, evimizle, yakınlarımızla ve çevremizle alâkası olmayan başka kişilerin ne yaptıkları bizi bu kadar çok ilgilendiriyor? Başkalarının düştüğü olumsuzlukları ve kötü durumları ekran başında seyrettiğimiz için “sadist” miyiz; yoksa böyle anlamsız, saçma-sapan programlara vakit ayırdığımız için “mazoşist” mi? Veyahut da, kendilerimizi o seyrettiğimiz kişilerin yerine koyup, bir nevi kendi kişiliğimizin çevreden nasıl tepkiler aldığını mı öğrenmek istiyoruz?

            Buyurun işte “popüler kültür”ün bizi nerelere getirdiğini varın anlayın... Sonra da oturup niçin Türkiye’de kitap, gazete okuma oranının düşük olduğunu; ilköğretimden, ortaöğretimden mezun olan çocuklarımızın LGS ve üniversite sınavlarında tel tel döküldüğünü; OECD’nin 41 ülkede yaptığı eğitim araştırmasında Türkiye’nin sondan altıncı sırada yer aldığını düşünün... Keşke, bütün anne-babalar, Semra Hanım’ın oğlu Ata’ya gelin seçerken ince eleyip sık dokuduğu gibi, kendi evlâtlarının da eğitim ve öğretiminde titiz ve dikkatli olabilselerdi de, bu karamsar tabloyla karşı karşı kalmasaydık...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ