Din ve Kimlik

 

 

            Kim ne derse desin, ben Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ü çok seviyor ve takdir ediyorum. Son konuşmasından sonra bazı demokrat geçinen dostlar, “İşte senin bayıldığın demokrat Hilmi Paşa!” diyerek bana takıldılar. Hilmi Paşa’nın bu konuşmasındaki bazı hususları ben de bir hayli sert şekilde eleştirdim. Lâkin şurasını çok iyi biliyorum ki, Org. Hilmi Özkök, son ikibuçuk yıllık dönemde, Türkiye’de siyasî istikrarın ve demokratikleşmenin teminatı olmuştur.

X X X

            Org. Özkök, başta ABD eski Dışişleri Bakanı Powell olmak üzere Batılıların, Türkiye’yi “ılımlı İslâm modeli bir ülke” olarak tanımlamalarına haklı olarak tepki göstermiş; ancak, “Türkiye ne İslâm devletidir, ne de İslâm ülkesidir” diyerek milletimizi rencide eden ve maksadını aşan bir ifade kullanmıştır. Türkiye, elbette bir “İslâm devleti” değildir ama gene kendisinin belirttiği gibi “nüfusunun yüzde 99’a yakını Müslüman’dır”. Böyle bir ülkeye “İslâm ülkesi” denmez de, ya ne denir?!... Beşerî coğrafya ile ilgili bir tanımlamanın, devletin siyasî yönetim şekliyle ne alâkası vardır?

            Yıllarca Türkiye’yi, peçeli kadınlar, fesli erkekler ve develerle ifade etmiş, cahil ve kasıtlı Batılı’nın “ılımlı İslâm modeli” derken; Türkiye’nin ikiyüz yıllık “modernleşme” tarihini, 129 senelik parlamenter tecrübesini, hele Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin 82 yıllık “lâik devlet” olma özelliğini görmezlikten geldiğini biliyor ve bizi, emperyalizmin saldırısına uğrayarak kendisini toparlayamamış Orta Doğu ülkeleriyle aynı kefeye koymalarına elbette tepki gösteriyoruz.

            Lâkin, bu tepkiyi gösterirken, “Türkiye İslâm ülkesi değildir” diyerek kastını aşan ve mantıksız sözlerle milleti üzmenin bir âlemi var mıdır?

X X X

            Şu tarihî ve sosyolojik gerçeği, altını çizerek belirtmek istiyoruz: Din, kimliğin oluşmasında en başta gelen unsurdur. Dinî kimlik olmadan “millî kimlik” teşekkül etmez. Milleti meydana getiren unsurları sıralarken, “din faktörü”nün “dil” ve “ırk” faktörlerinden daha önce geldiğini görürsünüz. Bu durum, sadece geçmiş yüzyıllardaki toplumlarda değil, günümüz dünyasının lâik toplumları için de geçerlidir. Devletin lâik olması, din işlerinin devlet işlerinden ayrı olması, dinin siyasete âlet edilmemesi gibi demokratik devletin temelini oluşturan prensipler, kişilerin ve toplumun dinî kimliğini ortadan kaldırmaz. Bilâkis, din ve vicdan hürriyetinin sağlanması, bu dinî kimliği, millî ve siyasî kimlikle birlikte güçlendirir.

X X X

            Asırlar boyunca İslâmiyet ile Türklük bir arada yaşamış ve birbirini takviye etmiştir. Gagavuz Türklerinin istisnaî varlığı haricinde, İslâm’dan uzaklaşan Türkler, millî kimliklerini ve varlıklarını muhafaza edemiyerek asimile olmuşlardır.

            Bunun en tipik örneği Bulgar Türkleri’dir. Bırakınız bizim Türk tarihçilerini, Prof. Dr. Plamen S. Tzvetkov (Sofya Yeni Bulgar Üniversitesi), Prof. Dr. Istvan Zimonyi, Prof. Dr. Zufar Z. Miftakhov, Prof. Dr. Andrâs Róna-Tas gibi dünya çapında ünlü yabancı tarihçiler de Bulgarların eski bir Türk boyu olduğunu yazmışlardır. Son araştırmalar, İslâmiyeti ilk kabul eden Türklerin, Karahanlılar (M.S. 932’de Abdülkerim Saltuk Buğra Han)’dan 40 yıl önce İdil Bulgar Türk Devleti ve Hanları olduğunu ortaya koymuştur. Ancak, Bulgarlar Hristiyan olup Slavlaşınca Türklüklerini de kaybetmişler; hattâ acımasız Türk düşmanı hâline gelmişlerdir.

            Prof. Dr. Firidun Celilov da, Ermenilerin aslında Türk kökenli olduklarını ileri sürer. Malazgirt Savaşı’nda, Alpaslan’ın tarafına geçenler arasında Ermeniler de vardır. Ancak, 19. asırdan itibaren Hristiyan dünyasının kışkırtmaları, belki de aynı kökten gelen bu insanları karşı karşıya getirmiştir.

            Hazar İmparatorluğu’nu kurarak tarihte yerlerini alan Türklerin musevîliği kabul etmeleri, millî kimliklerinin de silinip kaybolmalarına yol açmıştır.

            Bu misâlleri çoğaltmak mümkündür. Tarih boyunca Müslüman kimliğini kaybeden Türkler, millî kimliklerini devam ettiremeyip yok olmuşlardır.

X X X

            “Müslüman kimliği”, Türkiye’de “millî kimliğin” çimentosu ve millî bütünlüğümüzün teminatıdır. Şeyh Sait İsyanı, başlangıçta dinî kimliğin zayıflamasına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmış; daha sonra özellikle İngilizlerin tahrikiyle “Kürt isyanı” hâline dönüşmüştür. Türkiye’de alt kimlikler arasındaki esas müşterek nokta, “vatandaşlık kimliği”nden sonra “Müslüman kimliği”dir. İslâmiyet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve üst kimlik olarak “Türk Milleti”nin ana birleştirici unsurudur.

X X X

            Bu durumda, Türkiye’nin “İslâm ülkesi” olmadığını söylemek, -iyi niyetle de olsa- Türkiye’nin bütünlüğüne zarar vermek demektir.

            “İrtica” vehimleriyle “dinî kimliği” inkâr etmek, lâikliği dinsizlikle karıştıracak ve kaş yapalım derken göz çıkaracaktır.  

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ