Adalete Özlem ve Selçuk’un Mektubu

  

            Sevgili okuyucularım, iman sahibi bir insan önce Allah’a sığınır ve ‘İlahî Adalet’in mutlaka tecellî edeceğine inanır. Lâkin, bundan hemen sonra kendisini yaşadığı ülkenin hukukuna, yargısına ve adaletine emanet eder. Hz. Ömer’in, Büyük Atatürk tarafından da benimsenen o güzel vecizesini hepiniz bilirsiniz. Gerçekten de devletin, mülkün temelinde adalet vardır.

            Mecelle’nin Tarifi

            Çocukluğumda mahalle komşumuz iki hâkim vardı. Âdil ve dürüst olmalarıyla tanınmışlardı. Onlara gösterdiğimiz sevgi ve saygı o derece içime işlemiş ki, hayatım boyunca hep, açık çek ile istediği harcamayı yapabilen, hukuku ve adaleti her şeyden üstün tutan, itibarlı, bilgili ‘hâkim’ tipinin hayalini kurdum.

            Osmanlı’nın iyi yönetildiği devirlerde, hükümdardan ve yürütme gücünden bağımsız muhakeme yapabilen ‘kadılar’, toplumun en saygıdeğer şahsiyetleri olmuştur. Ahmet Cevdet Paşa’nın ünlü Mecelle’sinde ‘hâkim’ veciz bir deyişle, ‘hakîm’ (her şeyi bilen, bilgin), ‘fatîn’ (zeki, akıllı, kavrayışlı), ‘mustakîm’ (doğru, dürüst, temiz), ‘emîn’ (kendisine güvenilir), ‘mekîn’ (vakur) olarak tarif edilmiştir.

            Yargı Reformu Şarttır

            Her zaman tekrarlayıp duruyorum: Adalet, kişinin Allah’tan sonra sığınacağı yegâne mercîdir. Bir ülkede (mülkte), yasama çalışmayabilir; yürütme tıkanabilir; siyaset adamları milletin iradesini hakkıyla temsil edemeyebilirler; darbeciler rejime müdahale edebilirler... Bütün bu olumsuzluklara rağmen eğer o ülkede ‘âdil’ bir yargı sistemi işletilebiliyorsa, henüz ‘tuz kokmamıştır’ ve temeli sağlam olan mülkün yeniden inşaı mümkündür.

            Gel gelelim ki, Türkiye’de artık tuz kokmaya başlamıştır. Cumhuriyet’in ilânından hemen sonra açılmış bir arazi davası henüz sonuçlanmamışsa, savcıların açtıkları davaların yarısına yakın kısmı beraatle neticeleniyorsa, mahkemeler zamana ve zemine göre karar verebiliyorsa, milyonlarca dava dosyası sürünüp duruyorsa, hiç âdil bir yargıdan söz edilebilir mi?

            Türkiye’de âcilen bir yargı reformu şarttır.

            Selçuk’un Mektubu

            Son dönemde yetişen en büyük düşünür ve hukuk adamımız olan Sami Selçuk Beyefendi’nin, bir yazım üzerine bana gönderdiği mektubu sevgili okuyucularımla paylaşmak istiyorum:

            “Sayın Hasan Celal Güzel, Değerli Kardeşim, 7.3.2006

            Bugünkü “Adalet Tanrıçasının Gözü Açılmalı” başlıklı yazınız beni 1970’li yıllara götürdü. 34 yıl sonra aynı başlıkta bir yazının kaleme alınması düşündürücüdür. Benim başlığımda bir sözcük fazla olmuş “Adalet Tanrıçasının Gözündeki Bant Açılmalı”, (Milliyet, 27 Kasım 1972).

            Yasa, Adalet ve Barış adlı üç kızın annesi ve Jüpiter’in eşi olan Adalet Tanrıçası Thémis’in Atina Ulusal Müzesindeki heykelinin de gözleri 2000 yıldan bu yana açıktır. Gerçek böyle iken hukukçularımızın çoğu, kulaktan dolma bilgilerle, deyim yerindeyse uç bir ‘yansızlık’ anlayışı içinde, Tanrıçanın gözlerini zoraki bir bantla kapatmışlardır.

            İlkin, gözünü kapatarak kendine işkence eden bir Tanrıça elbette söz konusu olamaz. Bu, her şeyden önce Tanrıları ya da Tanrıçaları küçük düşürür? Tanrı(ça)lar sadik varlıklar mıdır ki gözlerini kapatsınlar?

            İkincisi, kendi yansızlığına güvenmeyen bir yargıç, esasen yargıçlık yapamaz. Çünkü yargıçlık yeterliliği yoktur. 20. yüzyılın başlarından beri, yüksek yargı organlarında görev yapanlar dahil Alman yargıçları bir partiye üye olabilir, partinin dergisinde yazı yazabilirler. Ama yargıçlık kürsüsüne çıktıkları andan itibaren bütün inançlarını ve görüşlerini kapının eşiğinde bırakırlar. Kendileri ve toplum yansızlıklarına inanmışlardır.

            Üçüncüsü, yargıladığı suçluyu görmeden yargılayan bir yargıç, asla doğru hüküm kuramaz. Ama bizde kurar. Sözgelimi, başka yerde savunma yapan kişi hakkında cezanın bireyselleştirilmesiyle ilgili yasal hükümleri uygular ya da uygulamaz. Çünkü yargıcın gözünde bant vardır. Ama Türk yargıcının doğaüstü yeteneklerine hep inanılmıştır. Doğaötesi dönemden kalma bir inançtır bu, belki de. Bilemem.

            İşte bu anlayışı yansıtır biçimde olsa gerek, Yargıtayın bulvara bakan kapısındaki Tanrıçanın gözleri kapalıdır. Neden? Çünkü, biz kulaktan dolma bilgiyle yetiniriz ve bilgimizden hiç kuşkulanmayız. Kişisel bilgilerimiz her zaman sağlamdırlar. O heykeli yapanların ve koyduranların Adalet Tanrıçası kimdir ve nasıldır sorusunu araştırdıklarını hiç sanmıyorum. Araştırsalardı Tanrıçanın gözünde bant olmazdı. İşte, 1999’da Yargıtay Başkanlığı görevini üstlendiğimde ilk işim bu çağ dışı durumu düzeltmek oldu. Dünya çapındaki ünlü Fransız oyma resim (gravür) ustası Jacques de Bie’nin Cesare Ripa’nın 1643 yılında yayımlanan “Iconologie” adlı kitabındaki Adalet Tanrıçasının resmini yaptırdım ve Genel Kurul salonunun girişine astırdım. Tanrıçanın bir elinde terazi ve bir elinde çekül vardı. Hafiften kıvrılmış vücudu ve çevresini araştıran gözleriyle katı ve soyut adaletin yerini artık yumuşak ve somut adaletin (hakkaniyetin) aldığını simgeliyordu. Evet, en azından tam bundan 363 yıl önce yapılmış bir oyma resimdi bu. İzin alınarak Kurul kapısının alnacına asılan bu resim ne oldu biliyor musunuz? Benden sonra kaldırıldı. Galiba ilk en önemli icraat da bu idi. Neden? Yineleme pahasına söylüyorum. Çünkü biz, kulaktan dolma bilgiyle yetiniriz, gerçeği ve kendi bilgimizin doğru olup olmadığını hiç mi hiç sorgulamayız. Durum acı, ama gerçek. Yüksek öğrenimden geçmişleri dahil, Sokrates, Décartes, Spencer, Sartre, Husserl, Heidegger açığını hâlâ kapatamamış bir toplum bu. Siz Milli Eğitim Bakanlığı yaptınız. Daha iyi bilirsiniz. Biz insanları sadece eğitiriz; körpe beyinlerini çürütülebilir bilimsel bilgilerle dolduracak yerde katı ve ideolojik görüş ve, kimi zaman ideolojik çılgınlık boyutlarına varan inançlarla tıka basa doldururuz. Arkasından da ‘Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir’, ‘Ben katı bir düstur bırakmıyorum. Bilimi izleyenler beni izlemiş olurlar’ diyen Atatürkçülüğü kimseye bırakmayız. Bu konuda çok ustayızdır. Jacques de Bie’nin hangi mahzene atıldığı belli olmayan oyma resminin kopyasını kaldırırken, altında gerekli bilgiler de yazıldıkları halde, kimse bana onu nerede bulduğumu bile sormadı. Peki onun yerine ne kondu? Gözleri kapalı ve çağdışı uydurma bir kadın resmi.

            Kanımca, doğaötesi çağda metafizik yargıçlar, dinsel çağda teolojik yargıçlar, bilimsel çağda laik ve bilimden yana yargıçlar adalet dağıtmışlardır.

            Peki biz hangi çağı yaşıyoruz? Bu soruyu sormanın ve içtenlikle yanıtlamanın zamanı gelmiştir. Çünkü son olaylar bunu bizlere zorluyorlar.

            Bu sorunun yanıtını eğer Adalet Tanrıçasının gözünü bağlayanlar yanıtlayacaksa, Batı dünyasıyla olan açığı kapatmamız için daha kat etmemiz gereken çok uzun bir yol var demektir.

            Kafanıza sağlık.

            Teşekkürler ve saygılar.

            Sami Selçuk”

X X X

            Sahi biz yargıda hangi çağı yaşıyoruz dersiniz?

ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ