“Önce Radyo Vardı”

 

            Sevgili okuyucularım, bu Pazar kararlıyım; mutlaka hoşunuza gidecek, sizi gündemin gerginliğinin dışına çıkarıp tebessüm ettirecek bir sohbet yazısı yazacağım. Ne karikatür rezaleti, ne mal varlığı meydan muharebeleri, ne de ceberrut devlet anlayışının tipik bir örneğini teşkil eden son Danıştay kararları bu yazımı değiştirebilir.

            Elimde, daha önce de ‘Bürokratlar Nereye Koşuyor?’ adlı eseriyle tanınan, değerli dostum Teoman Yazgan’ın ‘Önce Radyo Vardı’ ismini verdiği kitabı var. Kitabı bir gecede, âdeta nefes almadan, yutar gibi okudum. Özellikle yaşı 40’tan yukarı olan bizim ‘radyo nesli’nin çok hoşlanacağından emin olduğum eser, beni çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın unutulmaz hâtıralarına sürükledi.

            Radyo Kültüründen TV Kültürüne

            ‘Önce Radyo Vardı’, yazarın bir ‘Halk Üniversitesi’ olarak nitelendirdiği ‘Ankara Radyosu’nun hikâyesini anlatıyor. Önsözü yazan Üstad Prof. Dr. Nevzat Atlığ, “Türk Halkı sözgelimi, bir Itrî’yi, Sadullah Ağa’yı, Zekai Dede’yi, Dede Efendi’yi, Zaharya’yı, Şevki Bey’i ya da Hacı Arif Bey’i, Ankara Radyosu’ndan öğrenmiştir” diyor ve ilâve ediyor: “Türk Toplumu’nun bugünkü kültür düzeyine ulaşmasında Ankara ve İstanbul Radyoları’nın çok büyük katkıları olduğunu düşünüyorum. 1940’lı ve 1950’li yılların Türkiye’sinde, insanlarımız ne öğrendiyse bu iki radyomuzdan öğrendi”.

            Gerçekten de 1970’li yıllara gelinceye kadar insanımızın Türkiye içinde ve dışındaki olaylarla tek bağı radyo vasıtasıyla kurulur; kültür değerlerinin iletişimi de radyo sayesine sağlanırdı.

            Ankara ve İstanbul Radyolarının çok mahdut imkânlarla Türk toplumuna sunduğu sosyal ve kültürel değerlerin, son çeyrek yüzyıldaki televizyon tahakkümü döneminden daha düzgün olduğunu söylemek mübalağa sayılmamalıdır.

            1968 Ocağında düzenli olarak yayına başlayan ve 1976’da renkli yayına giren ‘TRT Televizyonu’ devresinde radyo kültürünün tesiri devam etmişse de, 1990’lı yıllardan itibaren ‘reyting’ yarışına giren çeşitli TV kanalları ‘yoz kültür’ün egemenliğine yol açmıştır.

         Söğütün Erenleri

            İletişim ve bilgi teknolojisindeki gelişmelerle kültürel küreselleşmenin meydana gelmesi, insanlık tarihinde yepyeni bir sayfa açmıştır. Tutucu bir çerçeveden bu kaçınılmaz olguya ters bakmanın bir mânâsı yoktur. Lâkin ‘popüler kültür’ün bütün değerleri alt üst ederek kültür yozlaşmasına sebep olduğu da inkâr edilemez bir gerçektir.

            Basit, ucuz ve behimî zevkleri tahrik ederek sadece müzik kültürünün değil her türlü değerleri ayaklar altına alan bu eğilimi, ‘halkın zevki’ şeklinde izah edip halka hakaret etmenin anlamı yoktur.

            Çocukluğumu geçirdiğim Malatya’da, Ankara Radyosu’nun ‘Fasıl Heyeti’ programlarını ne kadar büyük bir zevkle dinlediğimi hatırlıyorum. Peşrevlerle başlayan, geçiş taksimleriyle devam eden ve saz semâileriyle nihayete eren o cânım fasıllar, Hicazkârlar, Acemaşîranlar, Ferahfezâlar, Sûzinaklar ve diğerleri...

            Ya hâlen yayınlanan ‘Yurttan Sesler’ programında, âdeta bir milletin özünü terennüm eden, billûr pınarlardan akan çağıltılı sulara benzeyen türkülerin tadı... Muzaffer Sarısözen’in ‘Yurttan Sesler’ programında beni en çok ‘Söğütün Erenleri’ türküsü etkilerdi. Bu türkünün sanki Ertuğrul Gazi için yakıldığını hayâl ederdim.

            “Söğütün erenleri, çevirin gidenleri

             Ah ne güzel baş bağlıyor, Söğütün güzelleri”

            Aman sevgili okuyucularım, Danıştay sakın bu asırlık türküyü, “Baş bağlamayı övüp kötü örnek oluyor” diyerek yasaklamaya kalkmasın!

            Artık ne Söğüt’ün erenleri var, ne de gidenleri çevirmek mümkün...

         Gulyabanisin Sen

            Genç bir kız çıkmış yırtınarak tepiniyor: “Gülyabaniyim (Gulyabanî diyecek) ben, çok yabaniyim”. Gerçekten sizler gulyabanîsiniz ve muhteşem kültürümüzün yanında çok yabanî kalıyorsunuz. Bu kültüre ‘popüler kültür’ denemez; dense dense ancak ‘şakşuka kültürü’ denebilir. Bir nükleer savaş sonrasında ortaya çıkmış mutantların yıkık bir medeniyet üzerindeki iblisâne dansını andırırcasına, avazı çıktığı kadar bağıran akortsuz çığlıklar, bu yoz şakşuka kültürsüzlüğünü ne güzel anlatıyor.

            Bir tarafta, ‘klip’li, ‘single’li, ‘dj’li, ‘vj’li, ‘mix’li, ‘remix’li, ‘sound’lu, ‘playback’li vıcık vıcık bir uğultu; diğer tarafta Ankara Radyosu’nda billûr gibi bir sesle Zeki Müren söylüyor:

            “Lezzet almış geçmiyor sevdayı dildârdan gönül

              Geçti aylar, geçti yıllar, geçmedi yârdan gönül”

            Bu ulvî ses, “Kıl oldum abi”, “İpe ipe”, “Neremi neremi”, “Hüüüp”lerle karışıyor. “Söğütün güzelleri”, “Bütün kızlar toplandık, toplandık”larla sihrini kaybediyor. Şakşuka kültürsüzlüğünün engel olunamaz bayağılığında kaybolup gidiyoruz.

            Ve Yahya Kemal gibi avunuyoruz:

            “Belki hâlâ o besteler çalınır

              Gemiler geçmeyen bir ummânda”

X X X

            Teoman Yazgan’ın bu hârika eserini bütün okuyucularıma tavsiye ediyorum.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ