Herkes Haddini Bilmeli!

  

            Türkiye’de demokratik rejimi yerine oturtabilmek için, devleti meydana getiren bütün kurum ve kuruluşların kendi yerlerini, görevlerini ve hadlerini bilmeleri lâzımdır. Halbuki, erkler (güçler), organlar ve kurumlar arasında karmakarışık bir durum görülmektedir. Daha doğrusu, bazı yargı organları görev ve yetkilerini aşarak yasama ve yürütme erklerinin alanına tecâvüz ederken; yürütmenin emrinde olması gereken kimi militer güçler de, yasama ve yürütme erkini yönlendirmeye ve denetlemeye kalkışmaktadırlar.

            Gayrı meşrû bir darbe anayasası olmasına rağmen, 1982 Anayasası’nda bile devleti meydana getiren erkler ile görev ve yetkileri açıkça belirtilmiş; ayrıca çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarının özel kanunlarında bu hükümler ayrıntılı şekilde tesbit edilmiştir. Buna karşılık, yüksek yargı organları, yargı bağımsızlığı zırhının altında kendi görev ve yetkileri dışında her konuda ahkâm kesebilmekte; yasama ile yürütmenin ana mekanizmasını oluşturan siyasî partiler üzerinde kapatma tehdidini kullanarak siyasete müdahale edebilmektedir. Diğer taraftan, yürütmenin emrinde olması gereken militer güçler de, silâhlarına dayanarak “durumdan vazife çıkarabilmekte” ve siyasette söz sahibi olabilmektedir.

X X X

            Yüksek yargı organlarının kuruluş yıldönümlerinde ve 30 Ağustos’tan önce emekliye ayrılan komutanların devir teslim törenlerinde, kürsüye çıkan “yüksek yargıçlar” ile kuvvet ve ordu komutanları, “lâiklik ve irtica” ekseninde, mevcut iktidara ve onların temsil ettiği halkın değerlerine verip veriştirmektedirler. Bütün bunları bilmelerine rağmen, huzuru daha fazla bozmamak ve ortamı “germemek” için, meclis başkanları, başbakanlar, bakanlar ve milletvekilleri de kızarıp bozararak bu ithamlara tahammül etmektedirler.

            Ne yazık ki, bu trajikomik olaylar 1960’dan bu yana yarım asıra yakın bir dönemden beri devam etmektedir. İthamların dozu hakarete dönüştüğünde, “General içini boşaltmış” diye izah edilmekte (J. Tuğg. Osman Özbek’in küfürleri karşısında 28 Şubat’ın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in açıklaması); kazara bu tehditlere karşı çıkan millî irade temsilcilerinin ağzına “biber” sürülmektedir.

            Türkiye’de “hikmet-i hükûmet”, hükûmet için değil “yüksek yargı” ve “militer güç” için söz konusudur. Türkiye’deki siyasî rejim “millî egemenliğe” dayanan bir “demokrasi” değil, “bürokratik egemenliğe” dayanan bir “oligarşi”, yani azınlığın hâkimiyetidir. Türkiye’nin idaresindeki asıl mesele budur.

X X X

            Son birkaç aylık dönem değerlendirildiğinde, bu yazdıklarımızın doğruluğu anlaşılacaktır. Değerli düşünür ve hukukçu Doç. Dr. Sami Selçuk, “Hukukçunun görevi ülkeyi kurtarmak değil, hukuku kurtarmaktır” diye dursun; önce Yargıtay Başsavcısı, devlet kurumlarında lâiklik dışı kadrolaşmadan söz etmiştir. 2797 sayılı “Yargıtay Kanunu”nun “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görevleri”ni düzenleyen 27. maddesine bakıyorsunuz; maddede sayılan 13 adet görev içinde beyanlarıyla yakından uzaktan ilgili tek hüküm göremiyorsunuz. Anayasa’nın “Yargıtay”ı düzenleyen 154. maddesinde de, “Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir” denilmektedir.

            Sonra, sazı eline alarak “lâiklik” nutku irâd eden Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın  görev ve yetkileri ise, 2949 sayılı “Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun”un 18. maddesinde 8 fıkra halinde belirtilmiştir ve burada öngörülen hükümler, Anayasa’nın 148. maddesindeki hükümler gibi, kanunların, KHK’ların ve Meclis İçtüzüğünün Anayasaya uygunluğunun denetlenmesiyle sınırlıdır. Yani, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın TBMM’nin üstüne çıkarak “lâiklik fetvası” vermesi yetkisini ihtiva etmez. Üstelik, bütün bu kanunlar, 12 Eylül Darbe Dönemi’nin kanunlarıdır.

X X X

            Danıştay, 137 yıl önce “Şûrayı Devlet” ismiyle kurulmuş itibarlı bir müessesemizdir. Anayasa’nın 155. maddesine göre, “Danıştay, idarî mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idarî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir”. 2575 sayılı “Danıştay Kanunu”nun 23. maddesinde, Anayasa’ya paralel olarak “Danıştayın görevleri” 6 fıkra halinde sıralanmış; gene 55. maddesinde “Danıştay Başkanının görevleri” 2 fıkrada gösterilmiştir. Buna göre, esas itibariyle “Danıştay Başkanı, Danıştay’ın genel işleyişinden sorumludur”.

            Şimdi, Danıştay Başkanı’nın dünkü yıldönümü konuşmasındaki şu beyanının, Danıştay’ın ve zât-ı devletlerinin hangi görevi içinde yer aldığını gösterebilir misiniz? “Cumhuriyetimizin vazgeçilmez temel değeri lâiklik, kendisine yönelik saldırı ve akımlara karşı korumasız, sahipsiz bırakılamaz”. Gene konuşma kitapçığından bir bölüm: “Lâiklik kimi maksatlı çevrelerce dile getirildiği üzere bir dinsizlik olmadığı gibi(...)”

            Bu arada, törene Başbakan Erdoğan’ın 7 bakanıyla birlikte katıldığını ve mûtad fırçalarını yediklerini de kaydetmeyi unutmayalım.

X X X

            Kerameti kendinden menkûl, Anayasa’ya ve kanunlara aldırmadan beyanatlar savuran, kendisini milletin ve temsilcilerinin üstünde gören lâyusel kişi ve kurumlarla mahcur demokrasimizi yerine oturtmamız aslâ mümkün değildir.

            Sorarım size, bu yüksek yargı organları başkanları, her fırsatta sığındıkları Atatürk sağ olsaydı, O’nun ve Başbakan İnönü’nün huzurunda da bu nutukları atabilirler miydi?!...

            Herkes yerini, görevini, yetkisini ve haddini bilmelidir!.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ