Cânım Bosna’da Tahattur

 

 

            Sevgili okuyucularım, bu Pazar yazımda sizlere Saraybosna’dan sesleniyorum. Beşbuçuk asırlık tahassür, tahattur ve tahassüsle Saraybosna’nın minarelerini seyrederken gözlerim sizleri arıyor. “Keşke mümkün olsa da, Osmanlı’nın 73 milyon vârisini buraya getirsek, bu güzellikleri beraber seyretsek, birlikte duygulansaydık” diyorum.

X X X

            Dün, “Srebrenica Soykırımı 10. yıl Anma Etkinlikleri”ne katılmak üzere, İstanbul’dan Saraybosna/Sarayova’ya geldik. Kurulduğundan beri “Bosna Dâvâsı”nda destek hususunda çok önemli faaliyetlere imzasını atmış olan Bosna Dayanışma Grubu’nun Başkanı Dr. Bahadır İslâm ile Halkla İlişkiler Müdîresi Mukadder Tanoviç’in değerli katkılarıyla tertip edilen Bosna-Hersek Gezisi’ne iştirak ediyoruz.

            Uçaktan indikten sonra ilk işimiz, büyük Osmanlı mütefekkîri, filozof, devlet adamı ve mücahit lider Aliya İzetbegoviç’in de kabrinin bulunduğu Kovaçi Şehitliği’ni ziyaret etmek oluyor. Bosna’lı mücahitlerin nöbet tuttuğu makberin önünde Fâtihâlarımızı okurken, bu aziz gâzinin, bizim “Yeni Türkiye”de yayınladığımız mesajını hatırlıyorum:

            “Ve sonunda her milletin bir vaad edilmiş toprağı vardır. Bizim vaad edilmiş toprağımız da Bosna’dır. Hepinizi Bosna’yı kurtarmaya çağırıyorum”.

X X X

            Eski bir Osmanlı-Türk çarşısı olan Başçarşı’da dolaşırken, kendinizi İstanbul’da, Bursa’da, Edirne’de zannediyorsunuz. Saraybosna’nın merkezinde; câmiler, medreseler, hanlar, hamamlar ve bedesten içiçe sıralanıyor. Çarşı’da, Türk Taburu’ndan nur yüzlü Mehmetçiklerle Boşnakları, namaz kılarken ya da alışveriş yaparken yanyana görebiliyorsunuz.

            Bugün de, Türk Birliği’ni ziyaret etmek üzere Zenica’ya gidiyoruz. Oradan da, Osmanlı’nın “vezirler şehri” dediği Travnik’e hareket edeceğiz. Lâkin, asıl program, yarın Srebrenica’da soykırım kurbanlarının defin merasimiyle uygulanacak.

X X X

            Bosna’yı ilk defa, 1993 Şubatı’nda YDP Genel Başkanı olarak ziyaret etmiştim. O tarihte, savaş en şiddetli şekilde devam ediyordu. Yanımızda iki de mücahit vardı: Manisa’lı Mustafa ile Çorum’lu Mehmet... Daha sonra ikisinin de şehâdet haberini almıştık. Zagrep’ten Split’e, oradan da Mostar’a binbir türlü mâceradan sonra ulaşabilmiştik. Mostar’dan da, İgman tepeleri üzerinden Saraybosna’ya geçerek mahsur durumda bulunan İzetbegoviç ile görüşmeyi plânlıyorduk.

            Konjic’te, Sırpların havan saldırısına uğradık. Akşam namazını, bir top mermisi isabet eden câminin avlusunda kıldıktan sonra, Boşnak mücahitlerin kampına gittik. Kampta, Boşnak mücahitler çaldıkları banttan bir Türkçe ilâhi dinliyorlardı: “Yemen ellerinde Veysel Karânî...” Silâhları kucaklarında mırıldanarak ilâhiye eşlik etmeye çalışıyorlardı. Akşam yemeğini birlikte yedik. Yemekte, sade suya haşlanmış makarna çorbasından başka bir şey yoktu. Sonra Mustafa’yı onlara bırakıp yolumuza devam ettik. Bizi, kendilerine mahsus tatlı şîveleriyle, artık Türkiye’de bile unutulmaya başlanmış olan “Allah emanet” diyerek uğurladılar.

X X X

            O gece, ışıkları söndürülmüş eski bir minibüsle İgman tepelerine tırmanırken, Sırp Çetnikler’in havan saldırısına uğrayıp karların üzerinde uzanarak bekledik. Gece yarısından sonra, daha önce “Saraybosna Kış Olimpiyatları”nın yapıldığı tesislerden birisini karargâh olarak kullanan Müslüman Boşnak General Zuka ile buluştuk. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince, “Türk Bayrağı getirdiniz mi?” diye sordu. Göğsümden bayrağımızı çıkararak verdiğimde, ayağa kalkarak ihtiramla Türk Bayrağı’nı öptü.

            Daha sonra, Bosna’da İslâmiyet ile Türklüğün aynı mânâda kullanıldığını, hattâ bazı yaşlı Boşnakların, İslâmı kastederek “Türklüğün şartı beş” dediklerini öğrendim.

            Sabaha karşı çekildiğimiz odaların camları kırıktı. Dışarıda sühûnet -15’lerde dolaşıyordu. Sarıldığımız battaniyelerin içinde titriyorduk.

            Sabah olunca, General Zuka’nın kullandığı ciple cepheye hareket ettik. Güneş, çam ağaçlarının ardından doğuyor ve etraftaki karları parıldatıyordu. Zuka, besmeleyle arabasını çalıştırdı ve teype Mısır’lı Hâfız Abdüssamed’in okuduğu Kur’ân-ı Kerîm bandını koydu. Fetih Sûresi, İgman tepelerini çınlatıyordu: “İnnâ fetahnâ leke fethen mübînâ...” Bir an kendimi Gedik Ahmet Paşa’nın ordusundaki bir nefer gibi hissettim.

            Kısa zamanda kaynaştığımız mücahitlere vedâ ederken, Zuka Paşa bana, Bosna’nın ilk şehidi olan 18 yaşındaki Adnan Hotiç’in, mermiyle delinmiş kanlı beresini hediye etti.

X X X

            Bosna, yüreğimizde hâlâ kanayan bir yaradır. Zagrep’teki Boşnak mülteci kampındaki mescitten çıkan ihtiyar Boşnakların, “Osmanlı gelmiş!” nidâlarıyla bizi kucaklamalarını; hele takkeli nur yüzlü, 80’lik bir dedenin yakama sarılarak, “Biz Osmanlı torunu değil miyiz? Çetnikler kadınlarımızın ırzına geçerken, bizi öldürürken neden gelip kurtarmadınız?” diye ağlayışını hiç unutamıyorum.

            Ne yazık ki, bugün de “Cânım Bosna” hâlâ istediği gibi hür ve bağımsız bir devlet olmanın hazzını gönlünce tadamıyor. Batı’nın, Avrupa’nın ortasında halkı Müslüman olan bir devlete tahammül edemeyişinin bâriz bir vesikası olan Dayton Anlaşması, bu imkânı Boşnak kardeşlerimize vermiyor.

            Henüz Bosna tam mânâsıyla “kurtulmuş” değil...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ