Sistem Arayışlarına Dair

 

 

            Bizde devlet teşkilâtının yapılanması, biraz da “ben merkezli” (egosantrik) politikalar çerçevesinde cereyan etmiştir. Bu yüzden büyük bir milletin, koskoca bir devletin idaresi, kişilerin sübjektif değerlendirmeleri, endişeleri ve tepkileri üzerine inşa edilmiştir.

            Osmanlı’nın asırlara dayanan engin tecrübesiyle geliştirdiği yönetim modeli, Tanzimat bürokrasisinin merkeziyetçi kalıpları içinde değişirken, II. Meşrûtiyet’in komitacıları tarafından sorumsuzca tahrip edilmiştir.

            Millî Mücadele döneminin “Meclis Hükûmeti” modeli, Atatürk’ün “kuvvetlerin birliği” prensibini uyguladığı, olağanüstü şartların bir sonucudur. Ancak, “Şeflik diktası” devresinde, atanmış parlamento, “Millî Şef” İnönü’nün gölgesinde işlevsiz bir hâle dönüşmüştür.

            DP döneminde ise, kat edilen önemli mesafeler ve kazanılan başarılara rağmen, yıpratıcı ve yıkıcı CHP muhalefeti üzerinde, 1924 Anayasası’nın sağladığı imkânlarla baskı kurulabilmiştir.

            Darbeler döneminin sistem düşüncesinin kaynağında da, “gerici”(!) sağ iktidarların “tencereyi pisletmemesi” için millet iradesini sınırlandırıcı kurumlar yer almıştır.

X X X

            Hep anlatırım: Rahmetli Özal, Aralık 1983’te Başbakan olduğunda, 12 Eylül kalıntısı Cumhurbaşkanı Evren’in müdahalelerinden bunaldığı zaman, Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin azaltılması gerektiğini savunmuş; hattâ Başbakanlık Müsteşarı olarak bulunduğum sırada bana, Cumhurbaşkanı’nın kararnameler üzerindeki tasarrufunu azaltan bir kanun tasarısı hazırlatmıştı.

            Derken 31 Ekim 1989’da O’nu Cumhurbaşkanı olarak seçtik. Bundan sonra Özal, Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin azlığından şikâyet etti ve “Başkanlık Sistemi”nin yılmaz bir savunucusu hâline geldi. Aslında, 1960 sonrasında “Asker Cumhurbaşkanı” dayatması olmasaydı, karizmatik liderlerin “Başkanlık Sistemi” talebi daha önceden ortaya çıkabilirdi.

            Özal’ın “Başkanlık Sistemi” görüşünün en büyük muhalifi Başbakan Süleyman Demirel idi. Bu sistemin Türkiye’nin üniter yapısını parçalayacağını söylüyor, âdeta yırtınıyordu. Vaktâ ki, Demirel Cumhurbaşkanı olunca, hemen plâğı değiştirdi; artık o da Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini yeterli bulmuyor ve “Başkanlık Sistemi”nin yararlarından dem vuruyordu. “Veto makinası” Sezer’den sonra onu mumla arayacağımızı nereden bilebilirdik?

X X X

            Sezer, yaklaşık iki sene sonra Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrılıyor. 2007 yılında, TBMM’nin 22. Dönemi de -daha önce seçim yapılmadığı takdirde- sona eriyor. Üçte iki çoğunluğa sahip olan iktidar partisinin başında, yine partisine ve grubuna hâkim, karizmatik bir lider var. AK Parti Grubu üyeleri, haklı olarak mevcut Cumhurbaşkanı’ndan şikâyetçiler; parlamenter sistemin 1982 Anayasası ile iyi yürütülemediğini düşünüyorlar. Bu durumda, Başbakan Erdoğan’ın “Başkan” olarak seçilmesinden başka çâre bulunamıyor. Bu da, yine “şahsa bağlı” bir sistem değişikliğini akla getiriyor.

            Yanlış anlaşılmasın; biz Erdoğan’ın iyi bir “Başkan” olacağını ve bu görevi Bush’tan çok daha dirayetle ifa edeceğine inanıyoruz. Lâkin, yeni bir Anayasa yapılırken, devlet teşkilâtı kökten değiştirilerek yepyeni bir sisteme oturtulurken, güncel siyasî hesaplara değil, milletin ve devletin geleceğiyle ilgili objektif değerlendirilmelere dayanılır. Unutulmamalıdır ki, ne kadar değerli olursa olsun, şahıslar gelip geçicidir; lâkin devlet kalıcıdır.

           

CHP’ye Mersiye

12 Ekim’de CHP Genel Başkanı Baykal, Başbakan Erdoğan’ın 17 Aralık’ta Brüksel’e dâveti üzerine, “Bu, Türkiye’nin millî ve tarihî meselesi. Bundan büyük mutluluk ve onur duyarım” diye olumlu cevap verince, bendeniz de kaleme sarılıp “CHP’ye Methiye” başlıklı bir yazı döşenmiştim. Bunda, CHP’li dostların “Yahu, bizim hiç mi övülecek işimiz yok?” şeklindeki serzenişlerinin de etkisi vardı. Yazımın sonunda da, safiyane, “Türkiye’de siyasetin, alışılmış ihtilâfçı, kavgacı ve huzur bozucu hüviyetini değiştirmeye başladığını görmekten memnuniyet duyduğumu” belirtmiştim.

Meğer ne kadar yanılmışım... Kırk yıllık Yani, olur mu Kâni? Yazım üzerine beni tenkit eden okuyucularım haklı çıktılar. Deniz Baykal, AB politikacıları gibi gene kıvırdı ve Brüksel’e gitmeyeceğini açıkladı. Aklı sıra, son AB raporlarındaki olumsuz işaretleri görünce, Brüksel’de ortaya çıkabilecek menfî tabloya ortak olmak istemiyor ve iktidarın başarısızlığını ileriye sürerek puan toplama hesapları yapıyor. Baykal’ın bu tutumunu, bir zamanlar ABD Kongresi’nde Ermeni iddiaları kabul edilmeden Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılan Mesut Yılmaz’ın davranışına benzettim.

Zavallı CHP!... Ne diyelim, bunları Allah ıslâh etsin.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ