YÖK’ÜN BAŞI

 

 

            Bazı “alaylı”larda bir “mektepli” düşmanlığı vardır. Geçen asrın başlangıcından itibaren, Osmanlı modernleşmesi her alanda bu ikiliği beraberinde getirmiştir. Askerlikte, eğitimde, sanatta, bürokraside mekteplilerle alaylılar rekabet içinde olmuştur. 1857-1869 yılları arasında Paris’te bulunmuş, üniversiteye devam ederek Fizik, Astronomi dersleri almış, bir yandan da Türk Sefareti’nde imamlık yapmış, Arnavut asıllı Hoca Tahsin Efendi, Darülfünûn’un ilk müdürü, yani modern anlamda ilk rektörümüzdür. Körü körüne Batı hayranı Osmanlı aydınının tipik bir temsilcisi olan Hoca Tahsin Efendi’nin şu beyiti çok ilgi çekicidir:

            “Paris’e git hey efendi, akl-ı fikrin vâr ise

             Âleme gelmiş sayılmaz, gitmeyenler Paris’e”

X X X

            Halkı hor gören, halkın değerlerine yabancı bu allâme takımını bizim milletimiz hiçbir devirde sevmemiştir. Hattâ bazı dönemlerde bu sevgisizlik, “aydın düşmanlığı” haline bile dönüşebilmiştir. Osmanlı’nın son döneminde İttihatçıların oyuncağı hâline gelen sözde “ilmiyye” sınıfı, hele kendini “seyfiyye”nin postalları altında çiğnetince, halkın gözünden büsbütün düşmüştür. Şeflik döneminin, gayrı ilmî dil ve tarih tezleriyle yıpranmışlığı artan üniversite eliti, 27 Mayıs’ın “kara cübbeli” imajı ile cuntacılarla kolkola, haysiyeti hayli zedelenmiş bir takım olarak ortaya çıkmıştır. Yıllarca “üniversite özerkliği”ni ileri sürerek milletin seçtiği iktidarlara muhalefet eden, ara rejimlerde Bakanlık koltuğu kapan bu jakoben elite karşı milletin teveccühü kalmamıştır. 12 Eylül Darbesi’nden sonra her türlü hakarete mâruz kalan, sürülen, kovulan üniversite elitinin başına YÖK belâsı dikilmiştir. 12 Eylül Cuntası, Cumhurbaşkanı ve YÖK Oligarşisi’nden meydana gelen “triumvira”, Türk yüksek öğretimini cendereye sokmuş; akademik ve bilimsel hayatımızı, bir avuç dikta zihniyetli kişinin tahakkümü altında inletmiştir. 28 Şubat’ın, dindar kişilere ve gruplara yönelmiş baskısı, fikrî ahlâkı bulunmayan sahte solcular ve jakoben CHP’liler tarafından YÖK’ün savunulmasıyla güçlenmiştir.

X X X

            Eğer Türkiye’nin düşmanları, kırk yıl oturup düşünseler, “Acaba Türkiye’deki insanların huzurunu nasıl bozabiliriz?” diyerek melânet arasalar, herhalde bu “başörtüsü” meselesi gibi bir fitne bulamazlardı. İşte, Türkiye’nin yıllardır huzurunu bozan bu fitnenin mucidi ve tatbikatçısı YÖK ve YÖK’ün başındaki Kemal Gürüz olmuştur. Özellikle 28 Şubat yönetiminin önemli bir figürünü oluşturan Kemal Gürüz ve ekibi, Türkiye’deki huzursuzluk kaynaklarının başında gelmiştir. Arkasına, gene 12 Eylül’de yapıldığı gibi, Cumhurbaşkanı’nı ve militarist güçleri alarak, halkın seçtiği meşrû ve demokratik iradeye karşı başkaldıran Gürüz, YÖK Başkanlığı sırasında, antidemokratik tahakkümünü devam ettirmiş ve bir bilim adamı gibi değil, bir “provokatör” gibi hareket etmiştir. Genelkurmay’ın ve Kuvvet Komutanlıkları’nın koridorlarını aşındırarak askeri, siyasî iradeye karşı kışkırtmış; kendisinin atadığı ve kendisine köle gibi bağlı rektörleri ve sözde bilim adamlarını sokağa dökmüş ve halkın en mukaddes değerlerine giderayak dil uzatmaktan geri durmamıştır.

X X X

            YÖK Başkanlığı’ndan ayrılan Kemal Gürüz’ün yaptıkları değerlendirildiğinde; eğer bin türlü entrika ile koltuğunu muhafaza etmek, askeri ve Köşkü kullanarak Hükûmete geri adım attırmak, Atatürk istismarcılığı yapıp TBMM’yi korkutmak başarı ise Gürüz gerçekten çok başarılı olmuştur. Kendini ortaya atarak dürüstçe mücadele eden Millî Eğitim Bakanı’nı, korkup yarı yolda bırakan AK Parti İktidarı’nın Gürüz’ün bu başarısında(!) büyük rolü vardır. Kemal Gürüz ve hempaları, her çeşit yolsuzluğu, hukuksuzluğu, disiplinsizliği yapmışlar ve bu rezâletler yanlarına kâr kalmıştır. Hoca Tahsin Efendi’nin, ilimde değil ama “yabancılaşmada” torunları olan YÖK’çüler ve bendeleri, 1870’lerden bu yana hiç değişmediklerini bir daha göstermişlerdir.

X X X

            “Müslüman mahallesinde salyangoz satan” Gürüz zihniyetindeki kişiler, toplumu ve devlet yönetimini etkileyen noktalarda bulunmaya devam ettikçe, Türkiye’nin, içinde bulunduğu fâsit daireyi (kısır döngüyü) kırarak huzura kavuşması aslâ mümkün değildir. Gürüz gibiler, demokratik rejimin ve sosyal barışın cellâdı olmuşlardır. Hiç ümidimiz yok ama Cumhurbaşkanı, bu defa akıllı uslu, sâlim düşünceli, mûtedil, iyi niyetli birini YÖK’ün başına getirirse; YÖK mücadelesinden vazgeçmeyecek olan Hükûmet ile bir anlaşma sağlanabilir ve YÖK, günlük politikanın dışına çıkarılabilir. Ben, çekinerek de olsa, mevcut kadrodan YÖK Başkanvekilleri Bener Cordan ve Prof. Dr. Aybar Ertepınar’ın bu vasıfları taşıdığını düşünüyorum. Her ikisi de bugüne kadar hiç polemiğe girmediler ve tarafsız bir görüntü içinde oldular. Kim atanırsa atansın, bunun geçici bir yönetim olduğunu ve YÖK’ün başbelâsı olmaktan çıkarılıp ilim ve eğitim dünyasındaki yerini alması gerektiğini bilmelidirler.

X X X

            II. Mahmud döneminde meşhur bir Hâlet Efendi vardır. Aynen bizim Kemal Gürüz gibi, her nevi entrikayı çevirmiş, devrinde en çok nefret edilen devlet adamı olmuştur. Lâkin, hakkını vermek gerekirse Hâlet Efendi, bu Kemal Gürüz’den çok daha iyi yetişmiş ve oturaklı bir kişi idi. İdam edildikten sonra hakkında söylenen şu beyiti Kemal Gürüz için de tekrarlamak çok yerinde olur:

            “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur

             Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur.”

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2003 YILI YAZI LİSTESİ