“Çatık kaş... Hükûmet dedikleri zat...”

 

Sevgili okuyucularım; Pazar günkü yazılarımda, bazen gündem dışına da çıkarak sizlerle sohbet edeceğiz. Sair günlerdeki yazılarımdan biraz daha uzun yazacağım Pazar Sohbetleri’nde, acı-tatlı hâtıraları, sosyal ve kültürel değerlendirmeleri ve tarihî tahlilleri sizlerle paylaşacak; yaza konuşa gına getirdiğimiz gündemin monotonluğundan sıyrılarak sizleri duygulandıracak ve tebessüm ettirecek anektodlar anlatmaya çalışacağım.

 

            “Çatık Kaş.. Hükûmet Dedikleri Zat...”

 

Rahmetli Üstâd Necip Fazıl’ın “Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat...” mısraını, her fırsatta kullanırım. Herhalde, “lâikçi” geçinen ve kendi çizdikleri dairenin içinden çıkamayan Yezîdîler ya da kabbalistik üçgenlerde hapsolan Satanistler gibi uydurma “kamusal alanlar”da takılmış bürokrasiyi, bundan daha güzel ifade edemezsiniz. Adamın anası, babası, yakını ölmüştür. Grantuvalet, siyah gözlüklerle cami avlusunda arz-ı endâm eyleyerek, hiç sıkılmadan fukara cami cemaatinin cenaze namazı kılmasını seyreder.

Bu, milletine, halkına, mukaddesâtına karşı “çatık kaşlı” erbab-ı devlet, lâikliğe aykırı olmasın endişesiyle “inşaallah” bile demekten kaçınmış; “selâmünaleyküm” diyenlere ters bakmıştır. Bir zamanlar CHP’liler de İnönü’nün inşaallah kelimesini hiç kullanmamasıyla övünürlerdi. Daha önce bir yazımda, Mesut Yılmaz’ın Kültür ve Turizm Bakanı iken müsteşarlığa tayin edeceği Altan Ateş’in, “selâmünaleyküm” dediğini öğrenince tayinden nasıl vazgeçtiğini anlatmıştım.

 

“Su”lu Lâiklik Gösterileri

 

Bizim devletlûlar, oruç ibadeti ile lâikliği daima birbirine karıştırmışlar ve milletten kopma pahasına, Ramazan’da oruç tutmadıklarını gösterebilmek için halkın önünde bir bardak su içerek lâiklik gösterisi yapmayı marifet saymışlardır.

Cebren devletlû sınıfına giren Evren Paşa, aslında inançlı bir insandı. Lâkin, ortalıkta “fetvâ emîni” gibi dolaşarak “müceddid” edâsıyla cevherler yumurtladığı 12 Eylül Dönemi’nde bir Ramazan günü, Erzurum halkı önünde “seferî” olduğunu söyleyerek bir bardak suyu  içtiğinde, bu “âlimâne” izâhata rağmen, kendilerine saygısızlık edildiğini düşünen halk, birkaç dakika içerisinde miting meydanını terkederek onu, konuşmasını dinlemek mecbûriyetinde olan devlet memurları ve öğrencilerle başbaşa bırakmıştı.

2003 Ramazanı’nda Cumhurbaşkanı Sezer’in, Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle ziyaret ettiği Anıktabir’de defteri yazdıktan sonra bir bardak su içerek lâikliği nasıl cansiparâne bir jestle koruduğunu ve lâiklik uğruna kendi öz benliğini nasıl “kamusal alan” hâline getirdiğini hatırlayacaksınız.

Bu şekildeki su ile lâiklik ispatı bir de 1988’de ANAP Hükûmeti’nin Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz tarafından gerçekleştirilmiştir. Yılmaz, iftara doğru TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmasından sonra, kürsüden inmek üzereyken dönüp bir bardak su içerek lâikçiliğini ispat etmişti. Konuşmasından sonra ANAP kulisinde yakalayıp neden böyle bir saygısızlık yaptığını sorunca, farkında olmadığını söylemişti. Lâkin, o tarihten iki yıl sonra Genel Başkanlık seçimlerinde onu destekleyenleri görünce işin aslı anlaşıldı. Gelgelelim, inançlarına saygılı olmadığı millet, lâikçi iç ve dış çevrelere mesaj vererek Genel Başkanlığa gelen Mesut Yılmaz’ı, önce %5’lik oya düşürdü, sonra da Yüce Divan’ın önüne çıkardı.

 

İşte Benim Askerim!...

 

            Perşembe günkü gazetelerde, beni çok duygulandıran ve heyecanlandıran bir fotoğraf  yayınlandı. Nurettin Ersin Paşa’nın cenaze merasiminde, başta Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Paşa olmak üzere, kuvvet komutanları ve diğer generaller, üniformalarıyla saf tutmuşlar, elleriyle tekbir getirerek cenaze namazı kılıyorlardı. Bu aziz millet, yıllardır hasret ve özlemle beklediği bu tabloya mübârek bir Ramazan gününde nihayet erişebilmişti. Gazetedeki fotoğrafı gayrı ihtiyâri gözyaşlarıyla öptüm ve makasla keserek yazıhanemin duvarına astım. “İşte benim askerim” dedim içimden; “İşte Peygamberin ocağı”...

            Bu ocak, bazen küllenmeye yüz tutmuş; 28 Şubat’ta ise söndüğü zannedilmişti. Lâkin, Sultan Alparslan’ın, Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ordusu, aslında hiç bir devirde “Bedrin aslanları”nın manevî çizgisinden ayrılmamıştır. Hangi görev ve rütbede olursa olsun Mehmetçiğin hamurunda, imanından kaynaklanan “vatan ve millet sevgisi” vardır. Türk Milleti’nin gönlünde müstesnâ bir yeri olan Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’dan Hilmi Özkök Paşa’ya uzanan gönül bağını idrak etmeden, mübârek, muazzez ve mukaddes Türk Ordusu’nu değerlendiremezsiniz.

            İşte bu yüzden milletimiz, irtica mübalağasıyla dolduruşa getirilerek muayyen dönemlerde halkın inancı ve manevî değerleriyle ters düşen yöneticilerinin dayatmaları karşısında, bazen ordusuna kırılmış, küsmüş; lâkin bu Peygamber Ocağı’na güvenmekten ve onu sevmekten asla vazgeçmemiştir. Şimdi, bu mânâlı fotoğrafın, “millet-ordu” beraberliğini en sıcak şekilde sağlamlaştırdığını ve orucun feyziyle açılan gönüllerin sevinçle titrediğini görür gibiyim.

 

“Bizim Hanım Cumaları Kaçırmaz”

 

Efendim, Hükûmet dedikleri çatık kaşlı zâtın asık suratlı, trajedik maskesi bazı ahvâlde değişerek politikacılar sâyesinde komedi maskı gibi sırıtmaya da başlayabilir. Bâzen gerçekten de lâikliği zedeleyen ve din istismarına sebep olan yanlış uygulamalar da görülmemiş değildir. Bir vakitler Sanayi Bakanlığı’nın bodrum katında abdest almak için fosurdayıp duran ya da mescitte genel müdürün göreceği şekilde namaz kılmaya çalışan “eshâb-ı mesâlih” in (iş sahipleri) hâl-i pür melâlini bir görmeliydiniz.

Benim de TZDK Genel Müdür Yardımcısı olarak çalıştığım dönemde, Tarım Bakanlığı’nda Genel Müdür olarak bulunan nüktedan bir zât vardı: Mehmet Helvacı. İş adamları, bizim Mehmet Ağabey’e hoş görünüp işlerini çıkarabilmek için kendilerini dindar göstermeye çalışırlarmış. Bunlardan birisi, “Sayın Genel Müdürüm, bizim hanım çok dindardır, cumaları hiç kaçırmaz” demiş. O dönemde hanımların Cuma’ya gitmeleri ve cenaze namazı kılmaları henüz “keşfedilmediği” için, adamın ne derece cahil olduğunu anlamışsınızdır.

Gene bir başkası da, “Efendim, bana ne zaman randevu verirsiniz; öğle namazından önce mi, ikindiden sonra mı?” diye namaz vakitlerini söyleyip dindarlığını ispata çalışınca, bizim Helvacı dayanamamış ve o tatlı Malatya şivesiyle, “E gardaşım, bari sabah namazından önce gel!" cevabını vermiş.

Bu arada, esasında ibadetle pek de ilgili olmadığı halde, millete hoş görünmek için olmadık maskaralıklar yaparak dinî vecibeleri siyasî metâ hâline getiren bazı merkez sağ politikacıları esefle yâd etmeden geçemeyeceğim.

 

“Tarihsel Yanılgı”

 

Lâkin, merhum Menderes’in imanının aksettiği mütebessim çehresiyle, rahmetli Özal’ın tonton ve mütevazi hâli milletin kalbine yerleşmiş ve artık devletlûnun çatık kaşı, yerini Ramazan’da teravihe giden sevimli simalara bırakmıştır.

Vaktiyle, yanlış lâiklik yorumunu “tarihsel yanılgı” olarak tesbit eden Ecevit’e iktidar kapılarının nasıl açıldığını fehmedemeyen (kavrayamayan) jakoben CHP  zihniyeti, milletin değerlerini anlayabilse ve şu mübarek günlerde Ramazan’ın bereketinden nasipdâr olabilse; Deniz Baykal da çatık kaşlarını yumuşatarak Mescid-i Aksâ’daki hâlini çağrıştıran bir jest yapabilse, bu toprağın insanlarının kendisini Kasımpaşa’lı Tayyip gibi kucaklayabileceğini görecektir.

Mesele, “kamusallaşmak”tan biraz olsun uzaklaşarak daha fazla “insanîleşmek”tir.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ