“Midemi Tıp Tepti Benim”

  

            Bu hafta, SSK hastanelerini ve sağlık kuruluşlarını Sağlık Bakanlığı’na devreden kanun TBMM’de kabul edildi. Hayırlı olsun. Lâkin, bizim memlekette “ikinci” ve “üçüncü” “yasama mercileri” de var. Muhalefetin ve sendikaların vâveylâsı buralara ulaşırsa, bu fevkalâde isabetli kanunun uygulamaya konulması mümkün olmaz. Muhalefet gibi davranan Sayın Cumhurbaşkanı’ndan ve bazen yerindelik denetimi yapan Anayasa Mahkemesi’nden bahsediyorum.

            Bu kanun yürürlüğe girerse, 1946’dan beri 59 senedir devam eden ve dünyanın hiç bir yerinde benzeri olmayan “SSK hastaneleri” saçmalığı da sona ermiş olacak. SSK’ya bağlı sağlık kuruluşlarında çalışan değerli ve cefakâr doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar sakın darılmasınlar. Onların çok zor şartlarda nasıl çırpınıp durduklarını biliyoruz. Lâkin, bu kuruluşlarda yarım asırdan fazla bir sürede sürünüp duran işçileri düşündükçe, “Allah, Sağlık Bakanı’ndan ve Hükûmet’ten razı olsun” diyoruz.

X X X

            Bazılarınızın “Sanki Sağlık Bakanlığı’na bağlı devlet hastaneleri daha mı iyi ki?!...” diye içinizden geçirdiğinizi biliyorum. Doğru ama bu iş Sağlık Bakanlığı’nın işi. Sigortacıların, bürokratların, sendikacıların sağlıkla, hastaneyle, dispanserle ne alâkası olabilir ki? Sendikacıların sağlıkla tek ilgisi, işçi statüsündeki sağlık personelinin haklarının korunmasıdır. Bu görevi de sağlık sektöründeki sendikalar yapar. Meselâ; Türk-İş’e bağlı Sağlık-İş Sendikası’nın Başkanı, kadîm dostum Mustafa Ağabey (Mustafa Başoğlu), yıllardır bu görevi en iyi şekilde ifa etmektedir.

X X X

            Sendikacı demişken, bu kanuna karşı toplantılar düzenleyip Hükûmet aleyhine gürültü koparan sendikacıları haklı görmüyorum. “AKP, işçilerin birikimini gaspediyor” diyorlar. Halbuki, kırk yıldır SSK ve devletin diğer sigorta fonları, hazine desteği ile ayakta durmaktadır. Her yıl bu fonlara, eski parayla katrilyonlarca aktarma yapılıyor. Türkiye’deki bütçe açığının birinci sebebi “faiz ödemeleri” ise, ikinci sebebi de “SSK subvansiyonları”dır.

            Ayrıca, SSK hastaneleri nereden işçinin malı oluyormuş? SSK’nın özel bütçeli kuruluş olması, onu sadece kâğıt üzerinde “millî emlâk” bütünlüğünün dışında tutmuştur. SSK’ya aktarılan paralar hesaplanırsa, bu emlâkın çoktan hazineye intikal etmiş olması gerekir. SSK, hastanelerle uğraşacağına, kendi asıl vazifesini doğru dürüst yapsın da görelim.

X X X

            SSK hastanelerinde perişan olan sigortalı hastalar, “sendika ağaları”nın umurunda mı?! Onları, hastane yöneticileri kapıdan karşılayıp özel odalarda yatırıyorlar. Zavallı sahipsiz işçiler de hastane koridorlarında sefil oluyor. Bir doktorun günde 300 hastaya baktığı bir müessesede sağlık hizmeti verilebilir mi? Bir de “telefonda randevu” komedisi var. Ne zaman randevu isteseniz “Bugün 200 (ya da 300) kişilik randevumuz doldu” cevabını alıyorsunuz. Bu arada, eğer hastanenin karşısındaki optikçilere giderseniz sizin için “ânında” randevu alıyorlar. Tabiî karşılığını vermek şartıyla...

X X X

            Bir de güya diğer hastanelere gönderme komedisi var ki hiç sormayınız. Önce, şu soruyu soralım: SSK hastaneleri iyi de, neden herkes başka hastanelere sevk için uğraşıp duruyor? Türkiye’deki “torpil” sahalarından birisi de budur. Geçenlerde SSK hastanesine kalp krizi sebebiyle yatan bir emekli işçi yakınımı, hastanede “eko cihazı” bozuk olduğu, “anjiyo” ve kalp ameliyatı yapılamadığı için başka hastaneye sevk ettirmek istedim. Başıma bir sürü gâile çıktı. Efendim, SSK ile ihtilâfları varmış; SSK ödeme yapmıyormuş. Sonunda adamcağız SSK hastanesinde kaldı. Yoğun bakımda yatmaktan ciğerleri su topladı. Bu defa da “tomografi” cihazları bozuk olduğu için hastayı ambulansla özel bir tıp merkezine götürüp getirdiler.

X X X

            Neyzen Tevfik’in bir beyiti vardır. Bizim nesiller çok iyi bilirler:

            “Bir hazakatzedeyim, midemi tıp tepti benim

              Kırk katır tepse yıkılmazdı şu âciz bedenim”

            Efendim, bendenizi de birçoklarınızda olduğu gibi “tıp tepti”. Hem de sadece 45 senelik ülserimin olduğu midemi değil her yerimi... Hayatımda benim ve yakınlarımın mâruz kaldığı “tıbbî hatâları” anlatmaya kalksam, ayrı bir kitap yazmam gerekirdi. Aziz Nesin’in ve Efraim Kişon’un mizah hikâyelerinde anlattıkları tıbbî olaylar, bizimkilerin yanında hiç kalır.

            Özellikle SSK’ya tâbi sigortalı olarak çalıştığım gençlik yıllarımda başımıza gelmeyen kalmadı. Birkaçını anlatayım da, artık güler misiniz, ağlar mısınız, yoksa kendi çektiklerinizi mi hatırlarsınız, bilemem.

            Efendim, bizim karı koca olarak “apandislerimiz” yok. Çünkü, her ikimizin de sağlam apandisleri SSK Dışkapı Hastanesi’nde “yanlışlıkla” alındı. Önce hanımınkinden başlıyayım: Böbreklerinde taş olduğu için hastaneye gittik. Muayeneleri yapıldı ve böbrek filmi çektirildi. Röntgen teknisyeni filmi kaybetmiş; ben üzerine yürüyünce “taş yoktur” diye yazarak verdi. Serde cahillik var; biz de inanıp doktora götürdük. Uzatmıyayım, bizimkini “apandisit” ameliyatı yapmaya karar verdiler. Ameliyathaneye girdiğinde, bir ameliyat ekibi “guatr” ameliyatı sanarak boğazına kurbanlık gibi tendürdiyot sürüp kesecekken doktoru “Kırmızı Erdoğan” yetişip kurtarmış ve apandisit ameliyatını yapmış. Fukaram, narkozdan uyanınca elini haykırarak boğazına götürmüştü. Daha sonra, borç harç özel bir hastanede ameliyat yaptırıp böbreğindeki taşı aldırmıştık.

            Benim apandisit mâceram da ayrı bir komedidir. Daha sonra aynı hastaneye ülser kriziyle kaldırılmıştım. Doktorlara bütün çırpınmamıza rağmen hastalığımı anlatamadık ve beni kıtır kıtır keserek sağlam apandisimi aldılar. Sonra da, pişkinlikle “Olsun canım, artık ilerde apandisit olmaktan kurtuldun” dediler. Hiç unutmam, bir bayram günüydü; ameliyattan sonra 8 kişilik koğuşta açılan pencereden üşütünce öksürmeye başladım. Bırakınız doktoru, hemşire bile bulamadım. Dikişlerim sökülmüş; kanlar içinde kalmıştım. Baktım olmayacak, elimi karnıma bastırarak pijamalarımla hastaneden kaçtım. Bir taksiye binip eve geldim. Sonra, “peritonit” oldum ve aile dostumuz rahmetli Prof. Dr. Selâhattin Akkaynak”ın tavassutuyla Ankara Tıp Fakültesi Hastanesi’nde ikinci defa ameliyat oldum. Sizin anlayacağınız, az daha postu deldiriyordum.

X X X

            “Hımmm, senin kuyruk acın varmış...” demeyiniz lûtfen... Kuyruklarınızı yoklayın bakalım, hanginizin acımıyor ki!...

            Son olarak şu tesbiti yapmak istiyorum; Sağlık meselesini halletmeden gerçek mânâda “medenî ülke” olmamız mümkün değildir. Onun için bu yolda atılan adımları desteklememiz lâzımdır.

            Sevgili okuyucularıma sağlıklı pazarlar diliyorum.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ