Vekâlet Meselesinde Çözüm

 

 

  Olay şu: Cumhurbaşkanı, Hükûmet’in gönderdiği atama kararnamelerinin önemli bir kısmını bekletiyor veya imzalamadan iade ediyor. Hükûmet de, bu engelleme karşısında, Cumhurbaşkanının uygun bulmadığı isimleri “vekâleten” göreve getiriyor.

  Bu durum, devletin işleyişi bakımından fevkalâde yanlış ve devlet kurumlarının itibarını zedeleyen bir uygulamayı göstermektedir. Ne yazık ki, aynı olay, 12 Eylül Dönemi’nden sonra iktidar olan Özal Hükûmeti’nin de başına gelmiştir. Evren Paşa da, Özal’ın atama kararnamelerini tutmaya ve iade etmeye başlayınca, devlet yönetimi kilitlenmiş ve atamalarda mecbûren “vekâlet usulü”ne gidilmeye başlanmıştır. Bunun üzerine, yanlış hatırlamıyorsam 1984 Nisanı’nda, Cumhurbaşkanı Evren Başbakanlığa bir mektup göndererek Hükûmeti sert bir dille uyarmıştır.

X X X

  Olaylar, birbirine ne kadar benziyor değil mi? Bu benzerliğin temelinde, 12 Eylül’ün Cumhurbaşkanı Evren Paşa’nın, “politikacıların tencereyi pislettiği” varsayımı ile 28 Şubat mantığıyla hareket eden Cumhurbaşkanı Sezer’in, Erdoğan Hükûmeti’nin “irticaî kadrolaşma yaptığı” varsayımı yatmaktadır. Zira “bürokratik odaklar”, milletin seçtiği siyasî kadrolara hiç bir zaman itimat etmemiş ve onlara daima şüpheli nazarlarla bakmışlardır.

  Evren Paşa, MİT’in ve Emniyet’in atanacak kişiler hakkındaki raporlarına dahi güvenmemiş ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde MİT mensubu damadına ayrı bir istihbarat birimi kurdurarak atanacak yöneticileri bizzat tahkik ettirmiştir. Buna benzer bir istihbarî çalışmanın Cumhurbaşkanı Sezer tarafından da yapıldığı anlaşılmaktadır. Yoksa, 456 adet atama kararnamesinin Köşk’te takılması nasıl izah edilebilir?

  Sezer’in iade ettiği atama kararlarının sadece 17’si “yeterli koşulları taşımadığı” ve 13’ü “yargı kararlarına uygun olmadığı” gerekçesiyle iade edilmiş; 58’inin ise “yöneticilikle ilgili bilgisi bulunmadığı” ileri sürülmüştür. Geri kalan 368 kararnamenin, yani % 76’sının iade gerekçesi belirtilmemiştir. Bu kararnamelerin, idarede subjektif ve peşin hükümlü tasarrufları ifade için kullanılan “görülen lüzum üzerine” iade edildiği anlaşılmaktadır.

  Kaldı ki, bilgisine başvurduğumuz Başbakanlık yetkilileri, yeterli şartları taşımadığı ileri sürülen 17 kararnamenin 657 sayılı “Devlet Memurları Kanunu”na ve özellikle bu şartları düzenleyen 68. maddeye uygun olduğunu belirtmişlerdir. Ayrıca, 58 atama kararnamesi hakkında gösterilen gerekçenin tatmin edici olmadığı anlaşılmaktadır.

X X X

  Diğer taraftan, 657 sayılı Kanun’un 86. maddesi’nde “vekâlet görevi” düzenlenmiştir. Ancak, bu görevin “devamlı” hâle getirilmesi, idarede “muvazaalı” bir duruma yol açmakta ve dengeleri bozmaktadır. Ayrıca, bir kanun hükmü bulunmamasına rağmen, Danıştay’ın, “vekilin asilin özelliklerine sahip olması gerektiği” şeklindeki görüşü de, bazı hâllerde gözardı edilebilmektedir. Lâkin, Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’da vaz edilen “yürütme alanına ilişkin olan” görevlerini, genişletici ve zorlayıcı bir yorumla Hükûmeti engelleyici şekilde yapmaya kalkışması, Hükûmetin de “vekâlet” kurumuna, tıkanıklığı açan bir yol olarak sarılmasına sebep olmuştur.

Bu gayrı tabiî durum, bir taraftan Cumhurbaşkanlığı makamını yıpratmakta, bir taraftan da Hükûmeti zan altında bırakarak devlet yönetimini güçleştirmektedir.

X X X

Bu meselenin çözümü için, teferruatlı atama kararnameleri ile Cumhurbaşkanlığı makamının lüzumsuz şekilde meşgul edilmekten kurtarılması gerekir. Nitekim, Özal döneminde bizzat hazırladığımız bir kanun değişikliği ile belirli bir kademenin altındaki görevlere atama yetkisi, Bakanlıklara bırakılmıştır.

Bu uygulama, Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini azaltmak veya onu devreden çıkarmak şeklinde anlaşılmamalıdır. İki sene sonra muhtemelen TBMM’deki AK Parti çoğunluğu tarafından seçilecek olan Cumhurbaşkanı’nın da binlerce atama kararnamesi ile âdeta bombardıman edilmesi, Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’nın 104. maddesinin ilk fıkrasında belirtilen aslî görevini de aksatabilecektir.

Anayasa’da, Cumhurbaşkanı’nın yürütme görevleri sayılırken sadece “Kararnameleri imzalamak” denilmiş; hangi kararnameleri imzalayacağı belirtilmemiştir. Demek ki bu husus kanunla belirlenmektedir. Nitekim, 2451 sayılı “Bakanlıklar ve Bağlı Kuruluşlarda Atama Usulüne İlişkin Kanun”un ekli (1) sayılı cetveldeki görevlere Bakanlar Kurulu Kararı ile; ekli (2) sayılı cetveldeki görevlere ise “Müşterek Karar” (Üçlü, ikili kararnameler) ile atama yapılmaktadır. Daha önce çok ayrıntılı olan, meselâ 1-4. dereceli bütün görevleri kapsayan bu listeler, 2451 sayılı kanunla azaltılmıştır.

Bize göre; (1) sayılı cetveldeki görevler aynen muhafaza edilmeli; (2) sayılı cetveldeki görevler ise sadece “müsteşar” ve aynı seviyedeki görevler ile sınırlandırılmalıdır. Esasen, “idarî reform” neticesinde idaredeki görev kademeleri de zaten azaltılmış bulunmaktadır.

X X X

  Anayasa’ya göre, “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.”

Yoksa Cumhurbaşkanı, Devlet organlarının düzenini ve uyumunu bozan, Hükûmete jandarmalık yapan ve ayrıntılarla uğraşan bir kişi değildir.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ