Cumhurbaşkanlığı, Başörtüsü ve Mehmet Dülger Üzerine

 

 

            Sevgili okuyucularım, bendenizin naçizâne bir iddiam var: Türkiye’nin düşmanları kırk yıl oturup düşünseler, Türk toplumunun huzurunu bozmak için ‘başörtüsü/türban’ meselesinden daha tesirlisini bulamazlardı. Allah aşkına şu son çeyrek asırlık yakın geçmişimize bir bakınız; ‘başörtüsü’nü, daima gündemin başköşesine kurulmuş bulursunuz. Hülâsa koskoca Türkiye, hâdiseye hangi taraftan bakarsanız bakınız, bir parça beze takılıp kalmıştır. Şimdi gelin de, Demokritus’un Abdera halkını hatırlamayın... (Aman sevgili okuyucularım, bu üç  noktayı Başbakan’ın kastettiği mânâda kullanmıyorum. Sakın yanlış anlamayınız!). Bu türban yasağı saçmalığının yanında ‘eşeğin gölgesi’ hikâyesi hiç kalır.

            Milletin Başörtüsünden Size Ne Kardeşim?!

            Bütün mesele, ‘zorba devlet’ uygulamasından, ‘irtica paranoyası’ndan ve hoşgörüsüzlükten çıkıyor. Milletin başının örtüsünden size ne kardeşim?! Kadınların başını örtüp açacağına, başörtüsü kullanacaksa nasıl bağlayacağına devlet mi karar verirmiş? Devlete ‘Leviathan’ (ejderha) diyen Hobbes’un toprağı bol olsun.

            Adam Smith yaşasaydı, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (laissez faire, laissez passer) yerine, mutlaka “Bırakınız açsınlar, bırakınız örtsünler” derdi herhalde... Günümüzde kadının başörtüsüyle uğraşan iki devlet kaldı. Birisi, İran İslâm Cumhuriyeti, diğeri de Türkiye Cumhuriyeti.... Dikta rejimi olan birincisinde kadının başı zorla örtülürken, demokratik rejime sahip olduğunu iddia eden ikincisinde başörtülü kızlar üniversiteye sokulmuyor ve başörtülü kadınlar ikinci sınıf insan muâmelesine tâbi tutuluyor.

            Üstelik, milletin seçtiği parlamentonun büyük çoğunluğu ve yürütme organı bu insanlık dışı yasağın kaldırılmasını istediği halde, ne hikmetse buna gücü yetmiyor. Çünkü ‘iyi saatte olsunlar’ın müdahalesinden çekiniyor.

            İnsanı bazen hafakanlar basıyor ve şöyle bağırmak geliyor içinden: “Yahu kardeşim, bu devlet iki arşınlık bez parçasıyla yıkılacaksa, çekin kuyruğundan gitsin!...”

           

         Bir Osmanlı Beyefendisi: Mehmet Çelebi

            Mehmet Dülger, benim kırk yıllık dostumdur. Onu tâ 1970’li DPT yıllarından beri yakînen tanıyorum. Yukarıda yazdıklarıma imzasını atacağına adım gibi eminim. O da, kıymetli eşi ve gene DPT’den arkadaşımız Doç. Dr. İlhan Dülger Hanımefendi de, bu türban yasağı saçmalığına her zaman karşı çıkmışlardır.

            Emsalsiz kibarlığından ve zerafetinden dolayı kendisine ‘Mehmet Çelebi’ diye takıldığım Mehmet Dülger’i tanıyıp da sevmemek, engin kültürüne ve görgüsüne hayran kalmamak imkânsızdır. Böylesine nesli tükenmiş bir Osmanlı Beyefendisinin, durup dururken çok hürmetkâr olduğunu bildiğim liderinin eşinin başörtüsü hakkında beyanat vermesi mümkün müdür?

            Zaten Dülger de, milletvekili arkadaşlarına gönderdiği açıklamasında, “En üzüldüğüm husus,  sayın Başbakanımızın muhterem refikası hanımefendinin manşet konusu yapılmasıdır” diyor. Hâsılı, fırsatı ganimet bilen bazı AK Partili yöneticiler Dülger’i haksız yere tenkit edeceklerine, bu ‘nezâket âbidesi’nden istifade etmeye çalışsınlar vesselâm...

 

            Dayım Bana Dedi ki

            Efendim, artık ‘şeyhülmuharrirîn’ denilebilecek kadar basın-yayın hayatına emek vermiş Ali İhsan Göğüş benim dayım olur. Fevkalâde vatansever, namuslu ve dürüst bir devlet adamıdır. Hani derler ya, kız halaya, oğlan dayıya çekmiş; bendeniz de 60’ına yakın bir yaşta da olsa elime kalemi alıp ona benzemeye çalıştım.

            1987’de basın-yayından sorumlu devlet bakanı olarak atandığım zaman, dayım bana şu nasihatte bulunmuştu: “Hasan sakın basın-yayın hayatındaki dostluklarla işini birbirine karıştırma. Bir gazeteci, her şeyden önce haber peşindedir. Bunu aslâ hatırından çıkarma. ‘Off the record’ ve ‘background bilgi’ gibi lâflara aldanma. Sonradan seni müşkül duruma düşerecek beyanlarda bulunma”. Bu altın değerindeki nasihate mukabil, benim siyasî hayatta çenemi tutamadığım zamanlar da olmuştur.

            Daha da fenası, verilen beyanatın içinden alınan birkaç cümlenin çarpıtılarak yayınlanmasıdır. Tabiî bunda, haberi pişiren  mutfağın mübalağalı yorumlarının da tesiri vardır.

            Politikanın âdeta içerisinde doğmuş Dülger’in dahi mâruz kaldığı bu haksızlık, ‘tûti dilli’ politikacılarımıza ders olmalıdır.

           

Devlet Var Devletten İçerû

Geçtiğimiz dönemde CHP’nin müzmin lideri Baykal, ‘Devlete türban giydirmek’ten dem vurmuştu. İlâ maşâallah, kendileri ve CHP yöneticileri, 1960’dan bu yana devlete üniforma giydirilmesine hiç ses çıkarmadılar; hattâ devletin üniformasını kendi elleriyle dikip Türkiye’yi hâkî renge boyamak için ellerinden geleni ardlarına koymadılar.

Türkiye’de cumhurbaşkanı eşinin başörtüsü kullanmasını engelleyen hiç bir hukukî hüküm yoktur. Zaten bu nevi bir saçmalığın medenî bir ülkede bulunması da mümkün değildir. Cumhurbaşkanı’nın niteliklerini belirleyen Anayasa’nın 101. maddesinde, ‘Eşinin başının açık olması’ diye bir şart aranmamaktadır. Öyleyse, niçin eşinin başı örtülü olan, 40 yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış bir Türk vatandaşı cumhurbaşkanı olamasın?

Sakın bu soruya cevap ararken demokrasi ve hukuk literatürüne başvurmayınız. Türkiye’de hâlâ başörtülü kızlarımız üniversiteye alınmıyorsa; meslekî eğitimi açıkça baltalayan haksız ve yanlış bir uygulama devam ettiriliyorsa ve bu dayatmalar karşısında Meclis’te üçte ikiye yakın çoğunluğa sahip bir iktidar çaresiz kalıyorsa, bu durumun demokrasi ve meşrûiyetle izahı mümkün müdür?

Yunus’a nazîre yaparsak, demekki “Bir devlet vardır devletten içerû...”

AK Parti İktidarı ve Başbakan Erdoğan demokratik güçlerine rağmen ‘kurumlarla mutabakat’ arıyorlarsa, Mehmet Dülger’in ‘reel politik’ görüşünün de bundan farklı olmadığını anlayabilmek gerekir.

 

“Benim Viskim Sâyesinde Bu Makamlardasınız!”

Merhum Özal’ın başbakanlığı esnâsında bir köşe yazarı, Semra Özal’ın mondenliğini anlatarak ANAP’ın onun sâyesinde iktidarda kalabildiğini iddia eden bir yazı yazmıştı. O gün Başbakanlık Konutu’na koltuğumun altında dosyalar dolu olarak gitmiştim. Konu açılınca Semra Hanım, “Doğru değil mi? Benim viskim sayesinde bu makamlardasınız” deyince çok kızdım ve dosyaları masanın üzerine bırakıp kapıya yöneldim. Özal, arkamdan koşup bana, “Oğlum, sen bunlara aldırma, otur da işimize devam edelim” demişti.

Şimdi, yirmi sene sonra bu başörtüsü tartışmasını içim ezilerek seyrederken, “Acaba Semra Özal doğru mu söylemişti?” diyerek kendime soruyorum.

Ve, bir türlü başın içerisine giremeyip de örtüsüyle uğraşanlara acıyorum.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ