İLM-İ SİYASETTEN DEVR-İ NECASETE

 

 

            İlm-i Siyasete Dair

         Efendim, vakti zamânında bir molla, hocasından icâzet alıp destûr istemiş. Hocası, iki sene daha kalıp “ilm-i siyaset” öğrenmesini tavsiye etmiş ammâ bizim molla dinlememiş ve hocasına vedâ ederek ayrılmış. Yolda bir köy camiinde vaaz dinlerken, cahil hocanın yanlışlıkları karşısında itiraz edince, hocanın da tahrikiyle cemaat mollayı bir güzel pataklayıp caminin dışına atmış. Bunun üzerine bizim molla, “Hocam haklıymış...” diyerek medresesine dönüp “ilm-i siyaset” tahsilini ikmal eylemiş ve iki yıl sonra aynı köye gelmiş. Gene vaaz etmekte olan hocayı dinleyip ayağa kalkarak “Ey cemaat, sizin ne kadar mübarek, âlim, fâzıl bir hocanız var; kim bu mübarek zâtın sakalından daha çok kıl koparırsa cennetlik olur” der demez, daha önce mollaya dayak atan cemaat, bu defa hocaya hücum ederek sakalını yolmuş. Hoca, kendini camiden dışarı zor atıp, kan revan içinde köyü terkedip gitmiş...

X X X

            Bendeniz, yıllarca siyaset ilmi okudum ve okuttum. Bunca yıl politika ile meşgul oldum. Lâkin bir türlü “ilm-i siyaset”ten icâzet alamadım. Daha doğrusu, Türkiye’deki şekliyle “ilm-i siyaset”i, Ecevit’in deyimiyle bir türlü içime sindiremedim. Aslına bakarsanız, bundan şikayetçi değilim. Bizim AK Partili arkadaşlar da, “ilm-i siyaset”e pek âşinâ değiller. Eski ANAP’lı birkaç dostumuzu saymazsak, “ilm-i siyaset”e bîgâne olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim.

           

            Ben Varım Ya Arkadaşlar!

         Türkiye’de “ilm-i siyaset”in en fazla kullanıldığı alan, ne yazıkki dinî konular ve gruplar olmuştur. CHP gibi jakoben, dayatmacı, sözümona sol partiler, önce dinî muhafazakârlığa karşı politika yapmışlar, daha sonra bunun yanına “mezhep ayrımcılığını” ilâve etmişlerdir. Deniz Baykal’ın ve birçok CHP sözcüsünün TBMM kürsüsünde bile bu istikamette yaptıkları konuşmalar hatırlanacaktır. Diğer taraftan, Ecevit’in “tarihî yanılgı” deyimi ile dindar halk kitlelerinin gönlünü alması, 1999 Genel Seçimlerinde bir kısım dinî cemaatten oy istemesine kadar uzanmış; Deniz Baykal ise, “ilm-i siyaseti”ne türbelerde el açarak başlamış ve 1 Mart tezkere oylaması öncesinde CHP Grup Sözcüsü Önder Sav’ın AK Parti Grubu’na “Bırakın ABD’yi Allah’tan korkun Allah’tan!...” ikazına kadar devam etmiştir. Yani, “din istismarı” ve dinin politikaya âlet edilmesi, maalesef hangi görüşte olursa olsun bütün politikacıların başvurduğu bir “ilm-i siyaset” silâhı olarak kullanılmıştır.

X X X

            Özellikle sağdaki politikacılar, solun halkın değerlerine yabancılığını çok iyi bildikleri için, halka yakın olabilmek ve halkın oyunu alabilmek amacıyla dinî motifleri kullanma kolaylığından kendilerini kurtaramamışlardır. Erbakan Hoca’nın “Oy alma değil, Müslüman sayma” mantığı, bazen kendisini de şaşırtan neticelere sebep olmuştur. 1977 Genel Seçimlerinin sonuçları açıklanmaya başlandığı sırada kendisini ziyarete gittiğim Erbakan Hoca, yüzde 8,5’lik netice ortaya çıkınca, bana, büyük bir yeis ve üzüntü ile “Yüzde 99’unun Müslüman olduğu bir ülkede bu netice nasıl ortaya çıkar, anlamıyorum...” demişti. Erbakan Hoca, en çok da “ehl-i cemaat” oldukları halde kendi partisine oy vermeyenlere kızardı...

X X X

            Atatürkçü ve laik bir yapıda olan merhum Türkeş de, “Tanrı Dağı kadar Türk ve Hira Dağı kadar Müslüman” bir politikayı yürütürken halkın ilgisini ve değerlerini iyi teşhis eden bir siyaset adamı olarak, yanından cemaat ehli meşayihi ayırmaz; onlara hürmette kusur etmezdi. Nitekim, bir dönemde ülkücü gençliğin sloganlarından birisi, “Kanımız aksa da, zafer İslâmın!...” olmuştur.

X X X

            Lâkin bu konudaki “ilm-i siyaset”i en başarılı şekilde uygulayan, hiç şüphesiz Demirel’dir. Yeri geldikçe “Şer-i Şerif”ten dem vuran, başta Nur ve Süleymancı cemaatleri olmak üzere bütün dinî cemaatler, tarîkatlar ve dinî gruplarla dirsek teması içinde bulunan Demirel, bazen bu cemaatlere birkaç milletvekilliği vererek gönüllerini almış ve oylarını toplamıştır. Nurcu dostlarımın anlattığı şu anekdot, muhterem üstâd Demirel’in “ilm-i siyaset”te nasıl müderrislik pâyesine eriştiğini gösteren çok hoş bir hikâyedir: 1969 Genel Seçimlerinden önce Nur cemaatinin büyükleri ile görüşmesinde, Demirel cemaatten gene destek ister. Cemaatin ileri gelenleri, “Destekleriz ama bu defa bizden birini Bakan yapacaksınız” derler. Demirel söz verir. Seçimlerden sonra Bakanlar Kurulu açıklandığında, Demirel’in sözünü tutmadığı görülür. Kırgın ve kızgın bir şekilde Güniz Sokağa gidip, niye sözünü tutmadığını sorduklarında, Demirel pişkinlikle sözünü tuttuğunu söyler ve “Bakan değil Başbakan var, ben varım ya arkadaşlar...” der.

X X X

            Hülâsâ, bizim politikacıların hemen hepsi dinî cemaatlerle ilgilenmiştir. Bazıları, her gördüğü şeyhin önünde diz çökerek ders almış ve hangi tarikata mensup olduğunu, kendisi bile unutmuştur. Mesut Yılmaz, muhterem validesinin cemaatine yakınlık gösterirken, son seçimlerde Süleymancı oylarının hesabını yapmış; zavallı Tansu Çiller ise bu dünyanın tamamen dışında olduğu için, dindar görünmeye çalışırken devamlı potlar kırmış, çamlar devirmiştir. Mesutçuğun, büyük kongre arefelerinde ve seçim sath-ı mailinde -yanlış yapmamaya özen göstererek- kıldığı Cuma namazlarını hatırladıkça içimden hep “ Ey büyük Allahım, sen nelere kâdirsin...” demişimdir.

 

            Devr-i Necâset

         Rahmetli Özal, daha önce de yazdığım gibi dindar bir Müslüman ve samimî bir Nakşibendî idi. O’nun tarikat ehli olmasından, yıllarca Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yaptığı Türkiye’ye, milletine ve devletine zerre kadar zarar gelmemiştir. Tam aksine, O’nun zamanında Türkiye, en verimli, dinamik ve güzel yıllarını idrâk etmiştir. Şöyle dönüp de bir arkanıza bakınız; merhum Menderes’ten, Demirel’e, Erbakan’dan, Özal’a; hattâ Evren ve Ecevit’e kadar, hakkında “gerici” ve “irticacı” ithamında bulunulmamış tek bir siyaset adamı var mıdır?... En az dörtte üçü dindar bir seçmene sahip Türk siyaset demografisinde, hele antidemokratik baskılar sürüp giderken, siyaseti dinden soyutlamak mümkün değildir. Siyaseti ve devlet yönetimini dinî faktörlerin dışına çıkarabilmenin yegâne yolu, bu hayâli “irtica paranoyası”ndan vazgeçmektir.

X X X

            Son günlerde, milletçe hepimizi üzen İstanbul’daki terör olaylarını fırsat bilerek CHP, gene CHP’liliğini yapıyor. Bir yanda, Hungtingtoncu Batı’nın “İslâm Terörizmi” iftiraları, bir yanda bizim kalemşorların işi İslâm’a, Kur’ân’a dil uzatmaya kadar varan edepsizlikleri ve bir sürü cühelânın yâveleri... Hatırama, “Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür” sözü geliyor. Bir bakıyorsunuz, bir ay önce kuyruk acısı olan bir holdinge ait gazetenin manşetindeki, R. Tayyip Erdoğan’ı Hikmetyar’ın yanında oturmuş gösteren fotoğrafı kastederek, “mal bulmuş mağribî” gibi saldıran Deniz Baykal, terörle mücadele konusunda yardımcı olacağına fırsatçılık peşinde... Kendisi de çok iyi biliyor ki, fotoğraftaki Hikmetyar, Rus işgaline karşı direnen ve ABD tarafından da desteklenen, o günkü gençliğin sevdiği bir liderden başkası değildir.

X X X

            Bir bakıyorsunuz, aslında çok olgun ve tecrübeli bir politikacı olan CHP Grup Başkan Vekili Ali Topuz, Başbakanı, “İBDA-C” terör örgütünün kurucularından olmakla suçluyor. Sonra anlaşılıyor ki, “Büyük Doğu Fikir Kulübü” ile “Akıncılar Derneği” birleşmiş; bugünkü İBDA-C ile hiç ilgisi olmayan bir dernek kurulmuş; Başbakan da 25 yıl önce Akıncılar Derneği dolayısıyla bu derneğin içinde olmuşmuş... Türkiye’nin içinde bulunduğu bu “terör girdabı”nda hangi akıl, iz’an ve insaf sahibi, ülkenin Başbakanı hakkında böyle bir iddiada ve “Sen de teröristsin!...” imâsında bulunabilir?... Şimdi biz de kalksak, Baykal’ın ve CHP’deki başka bir siyasînin veya Türkiye’de medyada, iş âleminde önemli mevkilerde bulunan bazı kişilerin, bir zamanlar “Fikir Kulüpleri”, “Sosyalist Fikir Kulüpleri” üyesi olduğundan yola çıkarak “Dev-Genç”, “Dev-Sol”, “Dev-Yol” mensubu olduklarını ileri sürsek, doğru olur mu?!... O takdirde CHP yöneticilerinden kaçı kendini bu tip terörist olma ithamlarının dışında tutabilir?...

X X X

            “İlm-i siyaset” başka, “ilm-i necâset” başkadır... “İlm-i siyâset”i bir dereceye kadar anlamak mümkündür. Lâkin beyler, bu yaptığınız ancak “devr-i necâset”te görülebilir. On parmağınızda on kara “ilm-i siyâset”ten bîgâne AK Partililere pislik atmaktan vazgeçin de, bu mazlum millete nasıl katkıda bulunacağınızı düşünün... Yarım asırdır bu yanlış muhalefet politikasını uyguluyorsunuz. Millete ve kendinize ne kadar zarar verdiğinizi hiç düşündünüz mü?...

X X X

            Hz. Ali’nin şu sözleri bütün siyaset adamlarının kulaklarına küpe olsun: “Siyaseti güzel olanın riyaseti devam eder.”

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2003 YILI YAZI LİSTESİ