Yüksek Yargı ya da Yüksek Politika

 

            Sevgili okuyucularım, “Bugün Türkiye’de en çok yozlaşmış kurum hangisidir?” diye soracak olursanız, hiç tereddüt etmeden “yargıdır” cevabını veririm. Yani sizin anlayacağınız ‘Tuz kokmuştur’; ‘mülk’ temelinden sarsılmıştır.

            Yozlaşmanın en kötü tarafı da, yargının tamamen siyasallaşmasıdır. Hele ‘yüksek yargı’, siyaset adamlarına taş çıkartacak şekilde ‘yüksek politika’ yapmakta; ideolojik saplantılar ve siyasî görüşlerle, adalet terazisini bir politik araç gibi kullanmaktadır.

            Millî İradenin Bekçileri

            Türkiye’de yargıyı darbeciler yozlaştırmıştır. ‘Kuvvetler ayrılığı’ bahanesiyle yüksek yargı organları ve özerk kuruluşlar millet iradesinin zoraki ortakları hâline getirilmiş; kuvvetler ayrılığı ‘kuvvetlerin infiradı’na dönüştürülerek Türkiye’nin gelişmesine set çekilmiştir. Anayasa koyucu darbeciler, millî iradenin temsilcilerinin ‘tencereyi pisletmemesi’ için, yüksek yargı organlarını yasama ve yürütmenin başına ‘nöbetçi’ olarak dikmişlerdir.

            Siyasallaşmış yüksek yargının ilk prototipi, mazlum bir başbakana verilen idam cezasını, ‘Sizi buraya tıkan güç bunu istiyor’ diye gerekçelendiren ‘Yüksek(!) Adalet Divanı’ (Yassıada Mahkemesi)dır.

            Vurun Ömer Dinçer’e!

            Geçen gün Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, Başbakanlık Müsteşarı Prof. Dr. Ömer Dinçer’in E. Tümgeneral Osman Özbek aleyhinde açtığı tazminat davasında mahkeme kararını, ‘Başbakanlık Müsteşarı’nın Anayasa ile bağdaşmayan görüşler savunduğu’ gerekçesiyle oy birliğiyle bozdu. Prof. Dinçer’in on yıl önce sunduğu bir akademik tebliğde, baskıcı bir cumhuriyet anlayışı yerine sivilleşmiş demokrat bir cumhuriyeti savunduğu için muhalefet ve jakoben çevrelerce nasıl istismar edildiğini biliyoruz. Şimdi, tamamen görevi dışına çıkan Yargıtay, bu hukuk tarihine geçecek acayip kararıyla, Ömer Dinçer’in en tabiî kişilik haklarını elinden almıştır.

            Bir an için Prof. Dinçer’in Anayasayla bağdaşmayan görüşler savunduğunu varsaysak bile, bu görüşlere sahip olan insanlara hakaret serbest mi olacaktır? Bu gibilerin düşünce özgürlüğü olmayacak mıdır?

            Aynı Daire, Ömer Dinçer’in Cem Uzan aleyhinde açtığı davada mahkeme kararını onuyor; İlhan Selçuk aleyhindeki davada 3-2 bozuyor; bu defa aynı mahiyetteki davada ise oy birliğiyle bozuyor. Bu durumda, aleyhine dava açılan asker olduğu için mi değişik uygulama olmuştur diye akla gelmez mi?

            Yargıtay, üzerine vazife olmayan değer yargısında bulunacağı yerde, ‘Eleştiri sınırları içindedir’ gerekçesiyle kararı bozsaydı, normal bir gerekçe kabul edilebilirdi. Lâkin o takdirde gazetelere manşet olamazdı.

            Sorarım size, bu karar siyasî nitelikte değil midir?

            Ya Anayasa Mahkemesine Ne Demeli?

            Yargımızın son dönemdeki yegane yüz akı Sami Selçuk, “Hukukçunun görevi ülkeyi kurtarmak değil hukuku kurtarmaktır(...) (Hukukçular) yasalara göre hüküm koyarlar. Eğer bunun dışındaki etkenleri gözetirlerse hükûmet etmiş, siyasetin küresine girmiş olurlar” diyor. İlahi Sami Selçuk Beyefendi, bizimkiler ‘siyasetin küresi’nden hiç çıkmıyorlar ki... Lâkin, haklarını teslim etmek lâzım; muhalefet partileri gibi günlük politika yapmıyorlar, ‘kutsal devlet’i sıyanet edecek ‘yüksek politika’ içindeler.

            Alınız Anayasa Mahkemesi’nin son kararını... 1992 yılında kurulan yeni üniversitelere zamanın hükûmeti rektör tayin ederken, YÖK dahil hiç kimse itiraz etmemiş; AK Parti Hükûmeti aynı tasarrufta bulununca, Anayasa Mahkemesi, ‘YÖK’ü devreden çıkararak bilimsel özerkliği zedeleme’ iddiasıyla atamayı iptal ediyor. Anayasa Mahkemesi, YÖK ile paslaşarak bu kararı alacağına, 12 Eylül kalıntısı YÖK’ün mevcudiyetinin bile bilimsel özerkliğe aykırı olduğunu düşünmez mi?

            Üstelik, ‘bilimsel özerklik’-‘idarî özerklik’ ayrımı, 1961 Anayasası’nda bulunmaktayken, 1971 tâdili ile kaldırılmış ve 1982 Anayasası’nda da tek özerklik anlayışına yer verilmiştir.

            Sorarım size, şimdi YÖK’ün başında faraza Prof. Dr. Mehmet Sağlam olsa ve bu kanunu CHP iktidarı çıkarsaydı, Anayasa Mahkemesi gene aynı kararı verir miydi?!...

            Ah Danıştay, Vah Danıştay!

            Yüksek yargıda yüksek politika hususunda en güncel kuruluşumuz hiç şüphesiz ki Danıştay’dır. Danıştay, özellikle atama işlemleri konusunda, hep belirli istikamette kararlar vermiştir. Aynı mahiyetteki kararlarının farklılığı hakkında yüzlerce örnek gösterilebilir. Devlette idareci ve bakan olarak aldığım görevler sırasında şu gerçeği tesbit ettim: Eğer atama kararları aleyhine belirli bir siyasî dönemde Danıştay’a gidilmişse, genellikle yürütmeyi durdurma ve iptal kararları alınmıştır; aksine, farklı bir siyasî dönemde bu kararlar seyrekleşmiştir.

            Ya Danıştay’ın başörtüsü konusundaki son kararına ne demeli? Okul dışında başörtüsü kullanan bir öğretmenin ‘Öğrencilere kötü örnek olacağı’ şeklindeki bu karar, Danıştay’ın yüksek politikası kadar subjektif ve toplumun çoğunluğuna ters düşen değer yargılarını da yansıtmıyor mu?...

            Hangi Birini Sayalım?

            Yargının siyasallaşması artık ‘vukuât-ı âdiye’den olmuştur. Hangi birini sayalım bilmem ki?

            Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Van Savcısı hakkındaki meslekten ihraç kararının adaletle en ufak bir ilgisinin olduğunu söyleyebilir misiniz? Van Savcısı’nı biz de hatalı buluyoruz; ancak bu hatanın cezası, en fazla kınama olacakken, Genelkurmay Başkanlığı’nın muhtıra gibi açıklaması üzerine, savcı apar topar meslekten atılmıştır. Üstelik, ‘yargıyı siyasallaştırdığı’ iddiasıyla... Güler misiniz, ağlar mısınız?

            Eski defterleri açmak istemiyoruz ama gene ‘yüksek’ bir kurul olan ‘Yüksek Seçim Kurulu’ Başkanı’nın, AK Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın 2002 Genel Seçimleri’ne girmesini engelleyen beyanını hatırlıyoruz. Bu dehşetengiz gerekçeye göre Kurul Başkanı, ‘Çanakkale Şehitleri’ni düşünerek karar verdiğini söylemişti.

X X X

            Artık birisinin yüksek sesle söylemesinin zamanı geldi: Türkiye’de yargı taraf hâline gelmiştir. Yargı kararlarında ideolojik ve siyasî peşin hükümler etkili olmaktadır. Özellikle yüksek yargı kuruluşları, yasama ve yürütmedeki siyasî hâkimiyete göre değişen kararlar verebilmektedir.

            Türkiye’de, millet iradesiyle çoğunluğa sahip olan TBMM Grubuna ve Hükûmete karşı muhalefet boşluğunu, Cumhurbaşkanı, yüksek yargı kuruluşları ve YÖK doldurmaya çalışıyor.

            Bu mekanizma böyle devam ettikçe, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve gelişmesi mümkün değildir. Kimbilir kaç yüzüncü defadır yazıyorum: Mutlaka bir ‘Anayasa ve Yargı Reformu’ şarttır.

ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ