Emperyal Diplomasi

  

 

            Dünyada “emperyal” geçmişe sahip olan çok az devlet vardır. “Türkiye Cumhuriyeti” de bunların başında gelir. “Osmanlı Cihan Devleti”, üç kıt’ada asırlar boyunca hâkimiyetini ve nüfuzunu devam ettiren emperyal bir devlet, bir “İmparatorluk”tur. Batı’daki diğer imparatorluklar gibi “emperyalist” olmayan Osmanlı, bu özelliğiyle sömürgeci (kolonyalist) batı devletlerinden farklıdır. Osmanlı Devleti, Batı’da “Türk İmparatorluğu” (Turkish Empire) olarak adlandırılmış; Devlet, 19. asırda kendisini “Devlet-i Aliyye” (Yüce Devlet) olarak vasıflandırmış ve Avrupa Devletler Sistemi’nde yerini almıştır.

            19. yüzyılda “Osmanlı Diplomasisi” ve bürokrasisi, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid Hanlar ile Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa gibi devlet adamlarının gayretleriyle modernleştirilerek yeniden tesis edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, 19. ve 20. yüzyılların “Düvel-i Muazzama”sı (Büyük Devletleri) arasında olan Osmanlı İmparatorluğu’nun vârisidir.

X X X

            Türkiye’de son ikiyüzyıldır en iyi yetişen ve idareye damgasını vuran iki kadro vardır: Harbiye’de “zabit” (subay) ve Hariciye’de “kâtip”. Zaman zaman “monşer” sıfatıyla eleştirilseler de, Osmanlı’nın emperyal terbiyesini ve geleneğini tevarüs eden diplomatlarımız, hiç şüphesiz bu sahada dünyanın en iyi yetişmiş elemanlarının başında gelmektedir.

            Lâkin, ne yazık ki dar görüşlü, korkak ve ufuksuz siyasî ekipler, pasif dış politikaları ile bu mirası değerlendirememişler; Türk dış politikasını siyasî sınırlar içine hapsederek köreltmişlerdir. Uzun bir süre Türkiye, mâzisini inkâr eden basit bir Orta Doğu ve Balkan ülkesi olarak dışarıya kapalı bir politika takip etmiş: 1950’lilerden sonra da iki kutuplu dünyanın bir tarafının jandarması olarak “tek boyutlu” dış politikasına sarılmıştır.

X X X

            Bloklaşmanın yıkılmasından sonra bir şaşkınlık dönemi geçiren Türk dış politikası, kendisini çok boyutlu bir dünyada bulmuştur. Bir taraftan yeni “kızıl elma” AB ve gittikçe azgınlaşan stratejik ortak ABD, diğer tarafta Avrasya, Türk Dünyası, İslâm Dünyası ve diğerleri... Yıllarca, “Yurtta sulh, cihanda sulh” vecizesinin ardına sığınan “Mîsâk-ı Millî” bülbülleri, süratle gelişen, değişen ve küreselleşen dış politika karşısında şaşkına dönmüşlerdir.

            Sadece, son iki senede hararetlenen AB, Kıbrıs ve Irak’taki gelişmeler bile, Türkiye’nin geleneksel dış politikasını zorlamaya başlamıştır.

X X X

            Son dönemde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, artık “çok boyutlu” “emperyal dış politika”ya sahip bir “merkez ülke” olmanın şuuruna varmaya başlamıştır. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, bu büyük “değişim”in farkındadır. Diplomatlarımız da, artık kapasitelerini tam olarak kullanma imkânını bulmanın heyecanı içindedir.

            Ancak, Türk dış politikası bu “emperyal diplomasi”nin alt yapısından mahrum bulunmaktadır. Şöyle ki:

            1. Dışişleri kayıtlarına göre, Birleşmiş Milletler’e üye bulunan bağımsız ülke sayısı 191’dir. Türkiye’nin mevcut yurtdışı temsilcilikleri ise, 93 Büyükelçilik, 58 Başkonsolosluk ve 11 daimî temsilcilikten ibarettir. Yeni açılan bazı dış temsilciliklere rağmen kapatılanlar da vardır. Meselâ; 1999 yılında Somali’deki büyükelçiliğimiz kapatılmıştır. Dış temsilciliklerimizin sayısının süratle arttırılması gereklidir.

            2. Öncelikle Türk vatandaşlarının ve soydaşlarımızın yaşadığı ülkelerde olmak üzere, dünyanın her yerinde “Türk Kültür Merkezleri” açılmalıdır.

            3. Dışişleri Bakanlığı’nın 2005 yılı bütçesinin konsolide bütçeye oranı binde 3,6’dır Yani, bütçenin sadece yüzde 0,3’ü dışişlerine harcanacaktır. Emperyal diplomasi iddiasında olan bir devletin, icraatının yarıdan fazlasını dış politikaya ayıran bir hükûmetin, dışişlerine ayırdığı bütçe tahsisatı tek kelimeyle “gülünç”tür.

            4. Dışişleri Bakanlığı Bütçesi’nin klâsik bütçe kalemleri dışındaki en önemli tertibi, “Türk Kültür Varlığını Koruma ve Tanıtma” ödeneğidir. Bu ödenek, Başbakanlık’taki “Örtülü Ödenek” (Tahsisat-ı Mestûre) gibi kullanılabilen ve dış politikanın yürütülmesine esneklik sağlayan bir özelliktedir. Dışişleri Bütçesi içindeki payı yüzde % 21,4 olan (yaklaşık 126 trilyon TL) TKV ödeneğinin dağılımına baktığınızda; bu miktarın büyük kısmının uluslararası kuruluşlara katkı payı (50 trilyon TL) ve yurtdışı okutman, din görevlisi maaşları (61 trilyon TL) olduğunu görüyoruz. Asıl hedefine uygun ödenek miktarı ise kültürel faaliyetler için ayrılan 285 milyar liracaktır. Bu miktar, TKV'’in binde 2'sine, toplam dışişleri bütçesinin onbinde 5’ine tekabül etmektedir.

            Lûtfen söyler misiniz, böyle bir altyapı ve bütçe ile hangi “emperyal diplomasi”yi, hangi “çok boyutlu dış politika”yı yürüteceksiniz?...

X X X

            Sonra da kalkar, koskoca Türkiye olarak, çoğunluğu Müslüman olan ve felâketin merkezindeki Açe’de Türklerin de yaşadığını öğrendiğiniz Güney Asya’ya sadece 1 milyon 250 bin dolar, yani artist Sandra Bullock’un gönderdiği kadar ve yarışçı Schumacher’in onda biri kadar yardım gönderirsiniz!

            “Emperyal diplomasi” bu değildir...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ