TV Haşerâtıyla Mücadele

  

 

            Sevgili okuyucularım, sizin “aptal kutusu” adını taktığınız televizyonu seyretmeye ben de bayılıyorum. Bazen, eskisi kadar kitap okuyamadığım için şikâyet etsem de akşam olunca, kendimi televizyonun karşısındaki koltuğa atmaktan alamıyorum. Daha doğrusu alamıyordum demeliyim; çünkü son aylardaki berbat programlar sâyesinde, çok şükür bu iptilâdan kurtuldum. Akşamları gene eski alışkanlıkla televizyonun karşısına geçip kanalları gezmeye başlıyorum. Lâkin, dünyanın belki de en fazla TV kanalı olan ülkesi Türkiye’de seyredecek program bulamıyorum.

            Akşam en çok seyredilen zamanda (prime time), haberden sonra ya güya gerçek hayattan alınma programlar (reality show), ya sayıları yüze varan yerli diziler veya kalitesiz eğlence programları yer alıyor. “Reality show”lar, BBG nevinden programlarda tam bir rezalete dönüşüyor. İnanır mısınız? Geçenlerde bunlardan birini kendimi zorlayıp 5-10 dakika seyrettikten sonra tuvalete koşup kusmak zorunda kalmıştım. O ne iğrenç, tiksinti verici, bayağı bir programdı yarabbim!...

X X X

            Diziler ise ayrı bir âlem... Böylesine bir kalitesizliğe ancak Brezilya dizilerinde rastlanabilir. Tek hoşlandığım dizi olan “Sayın Bakanım”ı da, değerli oyuncuların komedi unsurlarını zorlayarak çırpınmalarına rağmen bir çırpıda yayından kaldırıverdiler. Kaynana Semra’nın köpeğini filân oynatsalardı, diziyi kurtarabilirler miydi dersiniz? Ortada kalanlar, ya mafya dizileri yahut ucuz salon komedileri. Ha, bir de son zamanlarda “sır”lı, esrarlı, mistik diziler de çıktı ki, evlere şenlik... Ortalık kerameti kendinden menkul şeyhlerden geçilmiyor. Ayrıca, hep aynı tiplerin hırlaştığı, karagözle hacivat gibi kapıştırıldığı, “âkil” sunucuların (anchorman) yönettiği tartışma programları var ki -bir bakıma bunlara da “entel BBGsi” diyebilirsiniz- hiç deymeyin gitsin...

            Ben de haberlerin dışında, TRT-4’deki Türk Musikîsi programları ile TRT-2’deki Batı Müziği programlarını seyredip kitaplarıma dönüyorum.

X X X

            Efendim, bu Pazar sohbetimizde neden TV konusundan bahsettiğimi anlamışsınızdır. RTÜK Başkanı Fatih Karaca’nın, bu çirkef reality show programları hakkındaki basın toplantısıyla, toplumumuzda yeni bir tartışma başladı. Karaca, bu programlara verip veriştirince önce rahatlayıp şöyle bir “Oh!” çektik. Lâkin mesele bu kadar basit değildi. Olayın, “düşünceyi açıklama ve yayma” hürriyetinden “basın ve yayınla ilgili hürriyetler”e ve demokratik rejime kadar uzanan siyasî tarafından, reklamcıların, TV sahiplerinin menfaatlerine dokunan ekonomik tarafına; eğitim ve kültür boyutundan ruh sağlığına tesir eden yönlerine kadar çok çeşitli açılardan değerlendirilmesi gerekiyordu.

            Evvelâ, şunu tekraren kaydetmek istiyorum: Bendeniz, bu aşşağılık programlardan tek kelimeyle tiksiniyorum ve Türk televizyonlarının bu haşerâttan temizlenmesini can u gönülden arzu ediyorum.

            Lâkin, daha önce de bir yazıma başlık olarak verdiğim gibi, sadece “yasağı yasaklamak”tan yanayım ve her türlü yasakçılığa karşıyım. İnsanların her konuda kendi hür iradeleriyle hareket edebilmeleri gerektiğine inanıyorum.

X X X

            Türk toplumu da, bu konuda açmaza düşmüştür. Toplumun, yüzde 83’lerle ifade edilen gerçekten çok büyük bir kısmının bu tip programların kaldırılmasından yana olduğu anlaşılmaktadır. Öyleyse bu programları kimler seyrediyor da bu kadar “reyting” alabiliyorlar? Şurası bir gerçektir ki, bu mülevves programları halkın büyük bölümü seyrediyor. Ancak, bu konuda yapılan kamuoyu araştırmalarında toplumun tamamına yakın kısmı da bu programlara karşı olduğuna göre, bu tezadın tek açıklaması vardır: Demek ki, bu programları seyredenler de bu çirkeften hoşlanmamaktadır. Ancak gene de kendilerini seyretmekten alamamaktadırlar.

            O zaman insanın aklına şu soru takılıyor: “Ne yani, toplum olarak röntgenci mi olduk?” Bunun, psikiyatrik bir hastalık derecesine ulaştığını zannetmiyorum. Fakat, insanımızın da başka insanların özel hayatlarına meraklı olduğu bir gerçektir. Ayrıca, bu programlar basittir; kolay tüketilir ve insanın zihnini yormaz; anlık seyredilir, anlık tüketilir.

            Ben, bu tip programları seyreden insanımızın, bu durumu genellikle utanarak itiraf ettiğini, sanki suç işlemişcesine bundan sıkıldığını görüyorum. Şimdiye kadar bu programları beğenene hiç rastlamadım. Bu yüzden bu rezil (kusura bakmayınız, arada sırada bu sıfatları kullanarak ancak hırsımı alabiliyorum) programların âdeta bir müşterek “toplumsal günah” hâline dönüştüğünü düşünüyorum.

X X X

            Peki o halde ne yapılmalı?

            Hemen söyleyelim ki, en basit yol gibi görünen “yasaklama”ya şiddetle karşıyım. Demokratik ve açık toplumda TV programlarını yasaklayamazsınız.

            Bu rezalete seyirci kalmak da, hem demokratik bir hakkın suiistimaline razı olmak hem de topluma zarar vermek demektir.

            Bu durumda iki çeşit tedbir alınabilir:

            Önce, dört yıl seyrettikten sonra aklı başına gelen RTÜK’çü dostlarımız yasaklama yerine, bu programları düzenleyici ve sınırlayıcı tedbirler alabilirler. Bu cümleden olarak; bu programların, bir bedel mukabilinde seyredilen “şifreli yayınlar” şekline getirilmesi; gece belirli bir saatten sonraya konulması; bu programlarda reklâm sınırlamasına gidilmesi; programların “edepli” hâle getirilmesi için TV kanallarına yol gösterilmesi; programlar başlarken ve yayın esnâsında ekranda yazı ve işaretlerle ikazda bulunulması gibi tedbirler düşünülebilir.

            Diğer taraftan, başta TRT olmak üzere çeşitli televizyon kanallarında ve basın-yayın organlarında bu tür programların kalitesizliği ve zararları konusunda toplumu bilgilendiren yayınlar yapılmalıdır. Eğitim kurumları ve gönüllü kuruluşlar bu konuda faaliyet göstermelidir.

X X X

            Ben, kökü çok derinlerde olan cemiyetimizin, “Semra Hanımcılar” ile “Sinemciler”den ibaret olmadığına inanıyorum ve en kısa zamanda bu “röntgencilik”ten kurtulmamızı diliyorum.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ