Yargıtay’ın Tarihî Kararı

  

 

            Sevgili okuyucular, bu pazar keyfim yerinde. Tam da bizim Cengiz Talabanî ile polemiğe devam eden yazımı tamamlarken, baktım ki Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun o harikulâde gerekçeli kararı yayınlanmış; Cengiz bekleyebilir dedim ve bu pazar sohbetinde bu “tarihî karar”dan bahsetmeye karar verdim.

X X X

            Millî Gazete yazarı Selahattin Aydar’ın 312. maddeden aldığı cezayı onayan Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin kararı, Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından bozuldu. Gerçi karar, henüz kesinleşmemiş bulunuyor. Çünkü, yanlış bir uygulamayla ilk mahkeme’nin kararında direnme hakkı var. Hele Kurul kararı, böyle 14’e 13 oyla alınınca, bu ihtimal bir hayli yüksek görünüyor. Elbette Aydar’ın düşüncesini ifade eden bir yazısı yüzünden cezalandırılmasını istemeyiz. Ancak, henüz kesinleşmemiş bir dâvânın özelliklerinden değil, bu vesileyle “düşünceyi ifade hürriyeti”nden bahsetmek istiyoruz.

X X X

            Türkiye’de “lâiklik uygulaması”, bizatihî lâiklik ilkesinin teminatı altında olan “din ve vicdan hürriyeti”ni ortadan kaldırıcı şekilde yapılmıştır. Açıkça ifade etmek gerekirse, lâiklik, “laisizm” yani “lâikçilik” ideolojisine dönüştürülerek, sanki ayrı bir dinmiş gibi dogmatik kalıplara sokulmuştur. “İrtica” ve “gericilik”, dindar olmakla, daha doğrusu Müslüman olmakla aynı anlamda kullanılmıştır. Devlet bürokrasisi, dindar kişilere “potansiyel mürteci” olarak bakmıştır. Böyle olunca da, aslında demokrasinin ve dinî özgürlüklerin teminatı olan “lâiklik”, geniş halk kitleleri tarafından “dinsizlik” ya da “din düşmanlığı” olarak anlaşılmıştır.

            Türkiye’de, eğer lâiklik anlayışının yerleşmesinde güçlükler ve gecikmeler olmuşsa, bunun sorumlusu inançlı Müslüman halk değil; dayatmacı, “lâikçi” jakobenlerdir.

X X X

            Bu konuda millet iradesiyle demokratik şekilde iktidara gelen siyasî iktidarlar etkili olamamış; bir taraftan darbeci tehdit devam ederken, diğer taraftan TBMM’de kabul edilen kanunlar, bazı devlet kurumları ve yargı tarafından uygulanmamıştır. Bu antidemokratik olgudan iki misâl verelim:

            Birincisi, YÖK Kanunu’nun, hâlen yürürlükte olan ek 17. maddesinin uygulanmaması ve yüksek öğretim kılık kıyafet yasağının devam ettirilmesi.

            İkincisi, TCK’nın lâiklikle ilgili ceza maddesi olan 163. maddenin TBMM tarafından kaldırılmasına karşılık, -zamanın Yargıtay Başsavcısı’nın da itiraf ettiği gibi-, tamamen ayrı mahiyetteki 312. maddenin bunun yerine kullanılışı.

            Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun tarihî kararında bu durum aynen şu şekilde itiraf edilmektedir: “Lâikliğe aykırı söylemlerin cezaî bir yaptırımla karşılanıp karşılanmayacağı keyfiyeti, yasa koyucunun takdirindedir. Yasa koyucunun cezaî yaptırıma bağlamadığı bir eylemin, ülke koşulları nazara alınarak, zorlamalı yorumlarla cezalandırılır sayılması, kuvvetler ayrılığı sistemini zedeler”.

X X X

            Lâkin, bizce Yargıtay Kararı’na, tarihî bir değer kazandıran özellik, Türkiye’de yargıda ilk olarak “düşünceyi açıklama özgürlüğü”nün geniş bir çerçevede kabul edilmesidir. Kararda, “Düşünce özgürlüğü, ‘rahatsız edici, hattâ şok edici fikirler’ için de geçerlidir. Artık lâikliğin ceza yaptırımı tehdidi ile himayeye tâbi tutulması gereksizdir. Bundan böyle halkın ve o halkı oluşturan laik demokrasi sevdalılarının, benimsemediği fikirler karşısında şiddet ve kavga içgüdüsüne katılacağı görüşü terk edilmelidir”.

X X X

            Bu karar, devletin milletle birleşmesinde ilk adım olacaktır. Eğer Türk Yargısı, bu gerekçede belirtilen seviyeye gelmişse; demokrasi ve düşünce hürriyeti için Ayaş Cezaevi’nde yattığım 4 ay 26 gün için onlara hakkımı helâl ediyorum.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ