Musul Vasiyeti

 

 

            Açık söyliyeyim: Ben İsmet İnönü’nün Bülent Ecevit’e “Şartlar oluşursa Musul’u alın” şeklinde bir vasiyette bulunduğunu pek zannetmiyorum. Belki İsmet Paşa Sayın Ecevit’e Musul’un öneminden ve tarih içinde bu bölge üzerindeki haklarımızdan bahsetmiş olabilir. Neden derseniz, İnönü, “Mîsâk-ı Millî” anlayışını Türkiye’nin mevcut sınırlarına inhisar ettiren ve Türk dış politikasını bu sınırlar içinde hapseden pasif bir diplomasi anlayışının öncülüğünü yapmıştır. İnönü’nün, Millî Mücadele’deki rolü ve Lozan’daki gayretleri elbette inkâr edilemez. Ancak, özellikle kendi iktidarı devrinde dış politikada sergilediği çekingen ve pasivist tutumu, böyle bir vasiyet ile tezat hâlindedir.

X X X

            Halbuki, defaatle yazdığım gibi, “Mîsâk-ı Millî”, Türkiye’nin çekileceği nihaî hudutların savunulması için edilmiş bir “millî yemin”dir. Atatürk, Nutuk’ta, bir bakıma “Asgarî Vatan” olarak kabul edilen sınırları şöyle tarif eder: “Mîsâk-ı Millî sınırlarımız, İskenderun İnce Burun’dan başlayıp şarka doğru uzanarak Kerkük ve Musul’u ihtiva eder”. Yani, Atatürk, Musul ve Kerkük’ü mîsâk-ı millî sınırları içerisinde göstermiştir.

X X X

            M.S. 945’te Oğuz Türkü Sebutekin’in Bağdat’ı fethinden sonra 1921’e kadar bin yıldan fazla devam eden uzun bir tarih içinde, bugünkü Irak toprakları Türkler tarafından idare edilmiş; hele Musul-Kerkük-Erbil bölgesi daima “katışıksız” bir Türk yurdu olmuştur.

            Ayrıca, M.Ö. Orta Asya’dan bu bölgeye göç eden çeşitli Türk boylarının ve M.S. 674 yılından itibaren Abbâsîlerle birlikte bölgede hâkimiyet kuran Türkmenlerin varlığını da bu tarihî döneme ilâve etmek lâzımdır.

            Osmanlı’nın “Musul Vilâyeti”, Musul, Kerkük, Erbil şehirleri ile bu bölgedeki diğer yerleşimleri ihtiva eder. “Bin yıllık hâkimiyet”, 1055’te Tuğrul Bey’in Bağdat’ta Selçuklu Sultanı adına hutbe okutmasıyla taçlanmış; uzun süren “Büyük Selçuklu İmparatorluğu”ndan sonra bölgede, tamamı da Türk devleti olan “Irak Selçukluları” “Musul Atabeyleri”, “Erbil Atabeyliği”, “Kerkük Türkmen Beyliği”, “Karakoyunlu Devleti”, “Akkoyunlu Devleti”, “Safevî Devleti” ile devam etmiştir. Daha sonra “Osmanlı İmparatorluğu”nun dörtyüzyıl süren (1534-1921) hâkimiyeti kurulmuştur.

X X X

            Musul Vilâyeti’nin elimizden çıkması, başlıbaşına bir faciadır. I. Dünya Savaşı sırasında Irak Cephesi’nde Türk askerleri 1914-1917 arasında kahramanca savaşmışlar ve İngilizler ancak Mütareke’den sonra Musul’u işgal edebilmişlerdir.

            Bu tarihten günümüze kadar devam eden 85 yıllık dönemde, bizce Musul Vilâyeti (Musul-Kerkük)’nin geri alınması veya üzerinde söz sahibi olunabilmesi için Türkiye’nin eline 7 kere fırsat geçmiş, ancak ne yazık ki bu fırsatların hiç biri kullanılamamıştır:

            1. Millî Mücadele Dönemi: Atatürk ve Millî Mücadele Kadrosu, Musul ve Kerkük’ü daima sınırlarımız içinde kabul etmiştir. TBMM’de 28 Ekim 1922 tarihinde hazırlanan bir mazbatada Musul, Süleymaniye, Kerkük, Türkiye’nin “ayrılmaz kısımları” olarak tavsif edilmiş ve bu yerlerin hâkimiyetimiz altına alınması zaruretinden bahsedilmiştir (BCA, Hariciye, nr. 6/42). Gene Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reisi Fevzi Çakmak Paşa, Hey’et-i Vükelâ Riyâseti’ne, Müdâfa’a-i Milliye Vekâleti’ne ve cephe kumandanlarına Eylül 1922’de gönderdiği bir telgrafta, Musul-Kerkük’ün mîsâk-ı millî sınırlarımız içinde yer aldığı ve gerekirse taarruz emrinin verilebileceği belirtilmiştir (BCA, Hariciye, nr. 1/210, Prof. Dr. İlker Alp). Ancak, daha sonra bu yapılamamıştır.

            2. Lozan Görüşmeleri: Lozan’da görüşmelere Musul-Kerkük sebebiyle ara verilmiş ancak Türk Heyeti tekrar toplanıldığında ısrardan vazgeçince, Musul ve Kerkük Türkiye sınırları içine alınamamıştır. Bizce bu, Musul konusunda kaçırılan en büyük fırsattır. Bazı yazarlar, Musul’un Lord Curzon’a doğum günü hediyesi olarak verildiğini ileri sürerler. Sonradan ortaya çıkan İngiliz belgelerinden, Türk tarafı ısrarlı olmaya devam etmiş olsaydı, Musul-Kerkük’ün Türkiye’de kalacağı anlaşılmaktadır.

            3. Ankara Anlaşması ve Cumhuriyet’in İlk Dönemi: Hilâfet’in ilgası üzerine 1925’te çıkan Şeyh Sait İsyanı’nın arka plânında, bundan istifade ederek Musul-Kerkük’ü Türkiye’den koparmaya çalışan İngilizlerin istismarı vardır. Nitekim, zor duruma düşen Türkiye, Lozan’da muallâkta kalan Musul-Kerkük’ü, 1926’da imzalanan Ankara Anlaşması ile bırakmak zorunda kalmıştır. Ancak Atatürk, Hatay ile Musul-Kerkük bölgesinin Türkiye sınırları içine alınması konusunda vefatına kadar uğraşmış; Hatay’da başarılı olurken, Musul-Kerkük’ten netice alınamamıştır. General Mc. Arthur’un hatıralarında, Atatürk’le 1933’te Ankara’da yaptığı bir görüşmede, “Ömrüm vefa ederse, Musul, Kerkük ve Adalar’ı geri alacağım” dediği nakledilir (Prof. Dr. İlker Alp).

            4. II. Dünya Savaşı: Savaş sırasında ve özellikle sonunda İnönü, eğer aktif ve üretken bir dış politika uygulayabilmiş olsaydı, sadece 12 Adalar’ın değil Musul ve Kerkük’ün sınırlarımız içine alınması mümkün olabilirdi. Bu da, bizce kaçırılan ikinci önemli fırsat olmuştur.

            5. DP Dönemi: Bağdat Paktı üyesi olan Irak ile Türkiye arasındaki ilişkiler, Irak’ta 14 Temmuz 1958 tarihinde yapılan Sovyet taraftarı bir darbe ile gerginleşmiştir. Darbeciler Bağdat’taki Türk Şehitliği’ne ve Büyükelçiliğimize saldırınca Irak’a müdahale konusu 9 Ağustos 1958 tarihinde DP Grubu gizli oturumunda ele alınmıştır (D.P.M.G.M.Z., Dönem: XI, Cilt: 234, s. 821, Dr. Mustafa Albayrak).

            6. Körfez Savaşı: 1991’deki Körfez Savaşı sırasında Özal’ın Irak’a müdahaleyi ve Musul-Kerkük’e girmeyi ciddi şekilde düşündüğü; hattâ bu konuda zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay Paşa’ya hazırlık yapması için talimat verdiği bilinmektedir. Ancak, ne yazık ki, Özal bu konuda bir teşebbüste bulunamamış; bilâkis Çekiç Güç’ün 36. paralel yukarısında Kuzey Irak’ta yerleşerek bağımsız bir Kürt devletinin hazırlıklarını yapmasına seyirci kalınmıştır.

            7. Irak Savaşı: Musul-Kerkük konusunda son fırsat da 2004’te başlayan Irak Savaşı esnâsında kaçırılmış; malûm Tezkere’nin reddi ile Türkiye’nin Irak’ta bulunması ve Musul ile Kerkük üzerinde hak iddia etmesi imkânsız hale gelmiştir.

X X X

            Tabiatıyla, bütün bu anlattıklarım tartışmaya açıktır. Musul-Kerkük konusunda fırsatları kaçıran devlet adamlarının vatanseverliğinden şüphe edilemez. Lâkin, dış politikada fırsatları zamanında değerlendirmenin sabır kadar önemli olduğunu unutmamak lâzımdır.

            Önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin, önüne çıkan fırsatları daha iyi değerlendirmesini diliyorum.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ